Hac 2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

         A) HÜKÜM BAKIMINDAN HAC ÇEŞİTLERİ

          Şer`î hüküm açısından hac farz, vâcip ve nâfile olmak üzere üç çeşittir. Belirli şartları taşıyan yükümlünün ömründe bir defa haccetmesi farzdır. Yükümlü olmadığı halde, haccetmeyi adayan kişinin bu adağını yerine getirmesi vâciptir. Diğer nâfile ibadetlerde olduğu gibi, başlandıktan sonra bozulan nâfile haccın kazâsı da vâcip olur. Farz ve vâcip dışında yapılan hac ise nâfiledir. Hacla yükümlü olmayan çocukların yaptıkları hac ile bir kimsenin birinciden sonra adama (nezir) dışında yapacağı her hac nâfiledir.

          B) YAPILIŞ ŞEKLİ BAKIMINDAN HAC ÇEŞİTLERİ

         Yapılış biçimi (edâ) açısından ise hac, ifrad haccı, temettu` haccı ve kırân haccı olmak üzere üç çeşittir.

          Hac ve umre, her biri tek başına yapılabildiği gibi, aynı yılın hac ayları içinde, ikisi birbirine bağlı olarak da yapılabilir. Hac ayları içinde, hacdan önce umre yapıp yapmamaya, yapıldığı takdirde umre ve haccın ayrı veya aynı ihramla yapılma durumuna göre hac, ifrad haccı, temettu` haccı ve kırân haccı olmak üzere üç şekilde eda edilir.

          a) İfrad Haccı

          İfrad haccı umresiz yapılan hacdır. Sadece hac ibadeti yapıldığı için “umresiz hac” anlamında olmak üzere bu ad verilmiştir. Hac ayları içinde, hacdan önce umre yapmayıp, sadece hac niyetiyle ihrama girerek hac menâsikini eda edenler, ifrad haccı yapmış olurlar. İster mîkat sınırı dışında ister içinde ikamet etsin, herkes ifrad haccı yapabilir.

          b) Temettu` Haccı

         Temettu` “yararlanmak, istifade etmek? anlamına gelir. Aynı yılın hac aylarında umre ayrı ihramla, hac ayrı ihramla yapıldığı zaman iki ihram arasında, ihramsız, yani ihram yasaklarının bulunmadığı yasaksız bir zaman dilimi, umre ile hac arasında hac yasaklarının söz konusu olmadığı serbest bir vakit bulunduğu için bu ad verilmiştir.

         Temettu` haccı aynı yılın hac ayları içinde, umre ve haccı ayrı ayrı niyet ve ihramla yapmaktır. Hac ayları içinde umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra, aynı yıl hac için yeniden ihrama girip hac menâsikini de eda eden uzak bölgelerden gelmiş hacılar temettu` haccı yapmış olurlar.

          c) Kırân Haccı

          Kırân haccı, her ikisine birlikte niyet edilerek aynı yılın hac ayları içinde umre ve haccı bir ihramda birleştirmektir. Hac ve umre tek ihramla yapıldığı için “birleştirmeli hac” anlamında bu adı almıştır. Umre ve hacca, ikisine birden niyet edip umreyi yaptıktan sonra ihramdan çıkmadan, aynı ihramla hac menâsikini de tamamlayan Âfâkiler “kırân haccı” yapmış olurlar.

          d) Temettu` ve Kırân Haccının Şartları

          1. Hacceden kişi Âfâki olmalıdır. Harem ve Hil bölgelerinde, mîkat sınırları içinde ikamet edenlerin temettu` ve kırân haccı yapmaları câiz değildir. Hac aylarından önce Mekke’ye gidip hac günlerine kadar orada kalan Âfâkiler de bu konuda aynı hükme tâbidir. Bunlardan haccedecek olanların, o yıl hac ayları girdikten sonra umre yapmamaları gerekir. Yaptıkları takdirde, isâet etmiş olurlar; şükür kurbanı değil, ceza kurbanı keserler.

          2. Umre ve hac, her ikisi aynı yılın hac aylarında yapılmalıdır. Şayet umre hac aylarından önce yapılmışsa veya umre tavafının en az dört şavtı, hac ayları henüz girmeden tamamlanmışsa yapılan hac temettu` veya kırân değil, ifrad haccı olur.

         3. Hac aylarında yapılan umreden sonra “sahih ilmâm” olmamalıdır. Sahih ilmâm, Hanefîler’e göre, umre ile hac arasında herhangi bir sebeple memlekete dönmekle, Şâfiîler’e göre ise, mîkat sınırları dışına çıkmakla gerçekleşir. Umre ile hac arasında, Hanefîler’e göre memleketine giden; Şâfiîler’e göre ise mîkat sınırları dışına çıkan kimse, dönüşte tekrar umre yapmazsa, yaptığı hac temettu` değil, ifrad olur. Kırân haccında umreden sonra ihramdan çıkılmadığı için umre ile hac arasında ister mîkat dışına çıkılsın, ister memlekete veya başka bir yere gidilsin, kırân haccı ifrada dönüşmez.

           Bu üç nevi hacdan hangisi yapılırsa yapılsın, hac farîzası eda edilmiş olur.

          Bunların fazilet bakımından sıralanışı Hanefîler’e göre kırân, temettu`, ifrad; Mâlikîler’e göre ifrad, kırân, temettu`; Şâfiîler’e göre aynı yıl arkasından umre yapmak şartıyla ifrad, temettu`, kırân; Hanbelîler’e göre ise temettu`, ifrad, kırân şeklindedir. Bu görüş ayrılığının sebebi, Hz. Peygamber?in yaptığı haccın eda biçimine ilişkin rivayetlerin farklı olmasıdır.

           Bu eda biçimlerinden hangisine göre yapılırsa yapılsın hac farîzası yerine gelmiş olur. Bütün ibadetler gibi hac ibadetinde de fazilet, o biçim veya bu biçimde yapılmasında değil, edasında gösterilen gayret, samimiyet, huzur, huşû ve ihlâs nisbetindedir.

 

 

HACCIN FARZLARI

Hanefîler'e göre haccın ihram, Arafat vakfesi ve ziyaret tavafı olmak üzere üç farzı vardır. Hac bu farzların sıraya uyularak yerine getirilmesiyle eda edilmiş olur. Bu farzlardan ihram şart, diğer ikisi ise rükündür. Buna göre Arafat vakfesinin vaktini geçiren kimse o yıl hac yapma imkânını kaybeder, daha sonra yarım bıraktığı haccını kazâ eder.

Mâlikîler'e göre bu üç farz yanında sa`y de farzdır ve dördü birden haccın rükünlerini oluşturur. Şâfiîler ise, bunlara saçları kısaltmayı veya tıraş etmeyi (halk veya taksîr) ilâve ederek rükün sayısını beşe çıkarmışlar ve bu rükünler yerine getirilirken bir kısmında (ilk üçünde) sıraya riayet etmenin de farz (rükün veya şart) olduğunu söylemişlerdir. Rükünlerin tamamı, usulüne göre yapılmadıkça, ceza ve kefâret ödemekle hac sahih olmaz. Eksik kalan rüknün tamamlanması veya haccın kazâsı gerekir.

Haccın geçerlilik şartlarından birisi ve başta geleni olan ihram konusu yukarıda anlatıldı. Buradan itibaren Hanefî mezhebinde haccın iki rüknü olan Arafat vakfesi ve ziyaret tavafı anlatılacaktır. Bu iki rükün, özel olarak kendilerinin, genel olarak diğer törenlerin ifa zamanına ve mekânına ilişkin olan ve haccın ihram dışındaki diğer iki sıhhat şartı olan "özel vakit" ve "özel mekân" şartlarıyla birlikte izah edilecektir. Sa`y ve saçların kısaltılması veya tıraş edilmesi, Hanefîler'e göre farz değil vâcip olduğu için burada değil, ileride "Haccın Vâcipleri" bahsinde incelenecektir.

A) ARAFAT VAKFESİ

Arafat, Mekke'nin yaklaşık 25 km. güneydoğusunda Harem sınırları dışında bir bölgedir. Vakfe ise bir yerde bir süre durmak veya beklemek demektir. Arafat vakfesi önemli ve titizlik gerektiren bir rükündür. Çünkü süre-si içinde Arafat'ta bulunamayanlar o sene hacca yetişememiş olurlar. Arafat vakfesi dışında vaktinde yapılamayan diğer menâsik ise, daha sonra kazâ edilerek veya fidye ödenerek telâfi edilebilir. Hz. Peygamber'in "Hac, Arafat'tan ibarettir" (Tirmizî, "Tefsîr", 3; Ebû Dâvûd, "Menâsik", 57) sözü Arafat vakfesinin önemini belirtmesi yanında, ayrıca, bu vakfeyi kaçırmamak için titizlik gösterilmesi gerektiğini de anlatmaktadır.

a) Vakfenin Geçerli Olmasının Şartları

Vakfenin geçerli (sahih) olabilmesinin iki şartı vardır. 1. Hac için ihramlı olmak, 2. Vakfeyi özel (belirli) yer ve zamanda yapmak. İhram konusu yukarıda anlatıldığı için burada sadece ikinci şart olan "vakfenin belirli yer ve zamanda yapılması" şartı açıklanacaktır.

1. Vakfenin Yeri. Vakfenin yeri, Arafat bölgesidir. Arafat bölgesinin Mekke tarafındaki sınırı, "Urene vadisi"dir. Urene vadisi dışında Arafat bölgesinin her yerinde vakfe yapılabilir. Bu vadi Arafat bölgesinden değildir. Burada bulunan "Nemîre Mescidi"nin kıble (kuzeybatı) tarafından bir kısmı da vakfe yerinin dışında kalmaktadır.

2. Vakfenin Zamanı. Zilhiccenin 9. arefe günü zeval vaktinden yani güneşin tepe meridyeni üzerine geliş vaktinden bayramın ilk günü "fecr-i sâdık" denilen tan yerinin ağarmaya başladığı zamana kadar geçen süredir. Bu konuda mezhepler arasında görüş ayrılığı yoktur. Sadece Hanbelîler'e göre vaktin ilk anı, arefe günü fecr-i sâdık ile başlar. Vakfenin sahih olması için niyet, akıl ve ilim (Arafat'ta bulunduğunu ve vakfe yaptığını bilmek) şart olmadığından, belirtilen süre içinde ister şuurlu, ister şuursuz, ister uykuda, ister uyanık, ister abdestli, ister abdestsiz her ne halde olursa olsun, bir an Arafat sınırları içinde bulunan, hatta oradan geçen kimse vakfeyi yapmış olur.

Hanefîler'e göre arefe günü gündüz Arafat'ta bulunanların, mazeretsiz olarak güneş batmadan önce Arafat'tan ayrılmamaları vâciptir. Mazeretsiz olarak ayrılan kimse, henüz güneş batmadan bu bölgeye tekrar dönerse, bir şey gerekmez; aksi halde ceza (dem) gerekir. Fakat gündüz Arafat'ta bulunmayıp güneş battıktan sonra gelenlere bir ceza gerekmez. Şâfiîler'e göre, güneş batmadan ayrılanlara da ceza gerekmez. Mâlikî mezhebinde ise, gecenin bir cüzünde Arafat'ta bulunmak vakfenin sıhhat şartıdır. Güneş batmadan Arafat'tan ayrılıp bir daha dönmeyen kişinin haccı bâtıl olur. Gündüzün çok az da olsa bir kısmında Arafat'ta bulunmak Mâlikîler'e göre vâciptir. Süresi içinde kısa da olsa bir müddet Arafat'ta bulunamayanlar hacca yetişememiş olurlar. Daha sonraki senelerde yeniden haccetmeleri gerekir.

b) Arafat Vakfesinin Sünnetleri

1. Zilhiccenin 8. terviye gününü arefe gününe bağlayan geceyi Mina'da geçirip, arefe günü sabahı güneş doğduktan sonra Arafat'a hareket etmek.

2. Zeval vaktinden önce Arafat bölgesinde bulunmak ve mümkünse vakfe için gusletmek.

3. Zeval vaktinden sonra öğle namazından önce Nemîre Mescidi'nde hutbe okunması.

4. Öğle ve ikindi namazlarını cem`-i takdîm ile kılmak.

5. Vakfe esnasında abdestli ve kıbleye yönelik bulunmak.

6. Vakfeyi cem`-i takdîm ile kılınan namazdan sonra yapmak.

Vakfe esnasında ayakta durmak oturmaktan, binek üzerinde bulunmak ayakta durmaktan daha faziletlidir.

7. Mümkün olduğu kadar vakfeyi Cebelirahme denilen tepenin yakınında yapmak.

8. Oruçlu olmamak.

9. Gün boyunca telbiye, zikir, tesbih, dua ve istiğfar gibi ibadetleri çokça yapmak. Kendisi, anne ve babası, çocukları ve bütün müslümanlar için dua ve istiğfarda bulunmak.

Cem`-i takdîm: Arefe günü Arafat'ta öğle ve ikindi namazlarının öğle vakti içinde birleştirilerek birlikte kılınması sünnettir. Buna cem`-i takdîm denir.

Ebû Hanîfe'ye göre bu namazların cem`-i takdîm ile kılınabilmesi için; a) Arefe günü hac için ihramlı olarak Arafat'ta bulunmak, b) Mescid-i Nemîre'de cemâat-i kübrâ ile kılmak gerekir. Aksi halde her namaz kendi vaktinde kılınır. Diğer üç mezhep ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, arefe günü hac için ihramlı olanların Arafat'ta öğle ve ikindi namazlarını, ister Nemîre Mescidi'nde ister çadırlarda, ister cemaatle, ister münferit olarak cem`-i takdîm ile kılmaları sünnettir.

Bu namazlar cem`-i takdîm ile kılınırken ezan okununca önce öğle namazının ilk sünneti kılınır. Sonra ikamet yapılarak öğlenin farzı kılınır. Tekrar ikamet yapılır ve ikindinin farzı kılınır. İkindi namazı için ayrıca ezan okunmaz ve iki farz arasındaki sünnetler kılınmaz. Her iki farzdan sonra telbiye ve teşrik tekbirleri okunur.

B) ZİYARET TAVAFl

Tavaf, "bir şeyin etrafında dolaşmak, dönmek" gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise tavaf, Hacerülesved'in bulunduğu köşeden veya hizasından başlayıp, Kâbe'nin etrafında yedi defa dönmektir. Her bir devire "şavt" denir. Yedi şavt bir tavaf olur. Ziyaret tavafı farz olup haccın iki rüknünden biridir. "İfâda tavafı" da denilen bu tavaf yapılmadıkça hac tamam olmaz. Ancak, Arafat vakfesini yaptıktan sonra vefat eden kişi haccının tamamlanmasını vasiyet etmişse, bir "bedene" (sığır veya deve kurbanı) kesilmekle haccı tamamlanır.

a) Tavafın Sahih Olmasının Şartları

1. Tavafın Vaktinde Yapılması

Tavafın hangi vakitten itibaren yapılacağı yani başlangıç vakti önemlidir. Son vakti için bir sınır yoktur, ömrün sonuna kadar herhangi bir vakitte yapılması yeterlidir.

Hanefî ve Mâlikîler'e göre ziyaret tavafının vakti bayramın ilk günü fecr-i sâdıktan itibaren başlar. Şâfiî ve Hanbelîler'e göre ise ziyaret tavafının vakti, arefe günü gece yarısından itibaren başlar. Ziyaret tavafı ilk vaktinden sonra her zaman yapılabilirse de Ebû Hanîfe'ye göre bu tavafın kurban kesme günlerinde, yani bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar; Mâlikîler'e göre ise zilhiccenin sonuna kadar yapılması vâciptir. Mazeretsiz olarak daha sonraya bırakılırsa ceza (dem) gerekir.

Şâfiî ve Hanbelîler ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, ziyaret tavafının bayramın ilk üç gününde yapılması vâcip değil, sünnettir. Mazeretsiz olarak daha sonra yapılması mekruh ise de ceza gerekmez.

Tavafın, bayramın ilk günü yapılması ise daha faziletlidir.

2. Niyet

Niyet, yapılmak istenen bir şeyin bilinmesi ve kalben belirlenmesidir. Ayrıca dille söylenmesi müstehaptır. Tavaf niyeti olmaksızın Kâbe'nin etrafında dolaşmak tavaf sayılmaz. Ancak niyette tavafın türünü yani bu yapılan tavafın kudüm tavafı mı, ziyaret tavafı mı yoksa umre tavafı mı olduğunu tayin etmek gerekmez; mutlak tavafa niyet yeterlidir.

3. Tavafın Mescid-i Haram'ın İçinde, Kâbe'nin Etrafında Yapılması

Kâbe'nin etrafında tavaf yapılan yere "metâf" (tavaf alanı) denir. Tavaf sadece burada yapılmaz. Mescid-i Harâm'ın içinde olmak şartıyla, daha geniş devir yapılarak metâfın dışından, hatta mescidin üst katlarından Kâbe'nin çevresi dolaşılabilir. Fakat Harem-i şerif'in dışından dolaşmak tavaf sayılmaz. Çünkü bu, Kâbe'yi değil, mescidi tavaf olur.

4. Şavtların Çoğunu Yapmış Olmak

Hanefîler'e göre, şavtların çoğunu yani en az dördünü yapmış olmak tavafın geçerlilik şartı olup son üç şavt yapılmayacak olursa, tavaf sahih olur, fakat farz ve vâcip tavaflarda eksik kalan her şavt için ceza gerekir. Diğer üç mezhepte ise, yedi şavtın hepsi rükün olup bütün şavtlar yapılmadığı takdirde tavaf sahih olmaz.

b) Tavafın Vâcipleri

1. Abdestli olmak. Tavaf esnasında abdest bozulursa, abdest alındıktan sonra eksik kalan şavtlar tamamlanabilir.

2. Setr-i avret, yani avret sayılan yerlerin örtülü olması. Setr-i avret, her zaman farzdır. Tavafta vâcip olmasının anlamı, ihlâlinden dolayı ceza gerekmesidir. Avret sayılan uzuvların dörtte biri veya daha çoğu açılırsa ceza gerekir; daha azında ceza gerekmez.

3. Teyâmün, yani Kâbe'yi sol tarafına alıp kendisi Kâbe'nin sağında olacak şekilde yürümek.

4. Tavafa Hacerülesved veya hizasından başlamak.

5. Tavafı, hatîmin dışından dolaşarak yapmak. Çünkü hatîm denilen kısım Kâbe'den sayılır. Hatîmin dışından dolaşmadan yapılan şavtlar iade edilmediği veya hiç değilse eksik kalan kısım hatîmin çevresi dolaşılarak ikmal edilmediği takdirde ceza gerekir.

6. Farz ve vâcip tavafları yedi şavta tamamlamak.

7. Gücü yetenler tavafı yürüyerek yapmak. Yaşlılık, hastalık veya sakatlık sebebiyle yürüyerek tavaf edemeyenler arabaya veya tahtırevana binerek tavaf ederler.

8. Tavaf namazı kılmak. İster farz, ister vâcip, isterse nâfile olsun, her tavaftan sonra iki rek`at tavaf namazı kılmak vâciptir. Kerâhet vakti değilse, tavafın hemen peşinden hiç ara vermeden bu namazı kılmak müstehaptır. Daha sonra kılınsa da eda edilmiş olur. Çünkü bu namaz, haccın veya tavafın vâciplerinden değil, vitir namazı gibi müstakil bir vâciptir. Bu sebeple terki hac cinayeti sayılmaz ve bir ceza gerekmez.

Arada tavaf namazını kılmadan peş peşe tavaf yapmak ise mekruhtur.

Tavaf namazını "makam-ı İbrâhim"in arkasında kılmak müstehaptır. Orada yer bulunmazsa, mescidin içinde uygun olan başka bir yerde kılınır. Harem bölgesi dışında kılmak ise mekruhtur. İhram namazında olduğu gibi, bu namazın da ilk rek`atında Kâfirûn, ikinci rek`atında İhlâs sûrelerinin okunması müstehaptır. Tavaf için kerâhet vakti yoktur. Ancak, Hanefîler'e göre, tavaf namazı farz ve vâcip namazların kılınması mekruh olan üç vakit dışında, sabah ve ikindi namazlarının farzları eda edildikten sonra da kılınmaz. Şâfiî mezhebinde ise kerâhet vaktinde tamamlanan tavafla ilgili tavaf namazı o anda kılınabilir.

Yukarıda sayılanlardan ilk altısı sadece Hanefîler'e göre vâciptir. Diğer üç mezhepte bunlar tavafın sıhhat şartı olduğundan, herhangi birinin eksik kalması halinde tavaf sahih olmaz ve iade edilmesi gerekir. Son ikisi yani tavaf namazı ve tavafın yürüyerek yapılması, Hanefî ve Mâlikîler'e göre vâcip, Şâfiî ve Hanbelîler'e göre ise sünnettir.

Tavafın vâciplerinden biri mazeretsiz terkedilirse ceza gerekir, fakat tavaf sahih olur. Tavaf yeniden yapılırsa ceza düşer.

c) Tavafın Sünnetleri

1. Necâsetten tahâret. Bedende, ihramda veya elbisede namaza engel pislik bulunmaması.

2. Tavafa başlarken, Hacerülesved'e veya hizasına, Rüknülyemânî yönünden gelmek.

3. Tavafa başlarken ve her şavtın sonunda Hacerülesved'i istilâm etmek.

İstilâm, Hacerülesved'i selâmlamak demektir. İstilâm için Hacerülesved'e dönülüp namaza durur gibi eller kulaklar hizasına kaldırılıp "Bismillâhi Allahüekber" denilerek üzerine konur ve eller arasından Hacerülesved öpülür. İzdiham sebebiyle Hacerülesved'e yaklaşılamadığı durumlarda, başkalarına rahatsızlık vermemek için uzaktan avuçların içi Kâbe'ye çevrilerek eller kulaklar hizasına kadar kaldırılıp "Bismillâhi Allahüekber" denilerek, karşıdan işaretle selâmlanır ve sağ elin içi öpülür. Hacerülesved uzaktan istilâm edilirken karşısında durulup beklenmez, yürümeye devam edilir.

Tavafın her şavtında Rüknülyemânî'nin de istilâm edilmesi müstehaptır.

4. Ardından sa`y yapılacak tavafların ilk üç şavtında erkeklerin remel yapması. Remel, tavafta kısa adımlarla koşarak ve omuzları silkerek çalımlı ve çabuk yürümektir. Remel sadece sonunda sa`y yapılacak tavaflarda yapılır. Kadınlar remel yapmazlar.

5. Remel yapılması gereken tavaflarda erkeklerin ıztıbâ` yapması.

lztıbâ`, ridânın yani ihramın vücudun belden yukarısını örten parçasının bir ucunu sağ kolun altından geçirip, sol omuz üzerine atarak sağ kolu ve omuzu ridânın dışında bırakmaktır. Remel yapılması gereken tavafların bütün şavtlarında ıztıbâ` sünnettir. Tavaf bitince omuz örtülür, tavaf namazı omuz örtülmüş olarak kılınır. Remel yapılan tavaflar dışında, başka zamanlarda ıztıbâ` mekruhtur.

6. Muvâlât yani tavafın bütün şavtlarını ara vermeden peş peşe yapmak.

Tavaf esnasında farz namaz için ikamet yapılması veya abdestin bozulması gibi, tavafa devam etmeyi engelleyen bir durum ortaya çıkarsa, tavaf olduğu yerde bırakılır, kalan kısmı sonra tamamlanır.

7. Erkeklerin mümkün olduğu kadar Kâbe'ye yakın; kadınların ise erkekler arasına karışıp sıkışmayacak bir uzaklıktan tavaf etmeleri.

Tavafın sünnetlerinin mazeretsiz terki mekruhtur. Sünnetlerin terkedilmesi durumunda maddî bir ceza gerekmez.

d) Tavafın Yapılışı

Hangi tavaf yapılacaksa ona niyet edilerek, Rüknülyemânî cihetinden Hacerülesved hizasına gelinir. Tekbir ve tehlîl getirilerek Hacerülesved öpüldükten veya karşıdan selâmlandıktan (istilâm) sonra, dua okuyarak tavafa başlanır.

Hatîmin dışından dolaşılarak ve her şavtta hizalarına gelindikçe Rüknülyemânî ve Hacerülesved istilâm edilerek yedi şavt tamamlanır. Rüknülırâky ve Rüknüşşâmî'de istilâm yoktur. Tavaf tamamlanınca mümkünse makam-ı İbrâhim'in arkasında, orada yer yoksa uygun bir yerde tavaf namazı kılınıp dua edilir.

e) Tavaf Çeşitleri

Ziyaret tavafından başka, hacla ilgili olan ve olmayan farz, vâcip, sünnet ve nâfile başka tavaflar da vardır. Ancak hepsinin sıhhat şartları, vâcipleri, sünnetleri ve yapılış şekli aynıdır.

Hacla ilgili olarak "kudüm tavafı", "ziyaret tavafı" ve "vedâ tavafı" olmak üzere üç tavaf vardır. Umrede yapılan tavafa ise umre tavafı denir. Bunlar ilgili yerlerde açıklanmıştır. Hac ve umre ile ilgili olmayan diğer tavaflar ise şunlardır:

1. Nezir Tavafı. Tavaf etmeyi adayan kişinin, nezrini yerine getirmesi vâciptir. Bunun için zaman belirlenmişse, belirlenen zamanda, zaman tayini yapılmamışsa uygun bir zamanda adanmış olan tavaf yerine getirilir.

2. Tahiyyetü'l-mescid Tavafı. Bir mescide girildiğinde kılınması sünnet olan tahiyyetü'l-mescid yerine, Mescid-i Harâm'a her girildiğinde hürmeten ve mescidi selâmlamak için bir tavaf yapmak müstehaptır. Buna selâmlama tavafı anlamında tahiyyetü'l-mescid tavafı denir. Hac veya umre gereği yapılacak olan tavaf bunun yerini tutar.

3. Tatavvu Tavafı. Mekke'de bulunulan süre içinde hac ve umre ile ilgili olarak yapılan tavaflar dışında, fırsat buldukça yapılan nâfile tavaflardır. Diğer ibadetler gibi, başlanılmış olan nâfile bir tafavın bitirilmesi de vâcip olur. Uzak yerlerden gelmiş olan kimselerin nâfile tavaf yapmaları, Mescid-i Harâm'da nâfile namaz kılmalarından efdaldir. Hac mevsimi dışında Mekkeliler için de hüküm aynıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HACCIN ŞARTLARI

A) YÜKÜMLÜLÜK ŞARTLARI

Hac ibadetiyle yükümlü olmak için genel olarak bütün yükümlülükler de öngörülen Müslümanlık, akıl ve bulûğ şartı yanında, ayrıca hac yapmaya bedenî ve malî imkânların yeterli olması da şarttır. Beden ve malî imkânın yeterli düzeyde bulunmasına literatürde, yapabilme, güç yetirebilme anlamında istitâat denilir.

Ayrıca kişinin hac ile yükümlü sayılabilmesi ve hac yükümlülüğünün zimmetinde borç olarak sabit olabilmesi için belirtilen dört şarta ilâve olarak, bu farîzayı yerine getirecek vakte erişmiş olması da gerekir. Belirtilen tüm şartları taşıdığı halde, bu tarihten itibaren haccı ifaya elverişli zaman bulamadan yani hac mevsimine erişemeden ölen kişi hac ile yükümlü olmadan ölmüş kabul edilir.

İstitâat, teknik ifadesiyle söylenecek olursa, haccın vücûb şartıdır. Hac, sadece Kâbe ve civarında belirli günlerde eda edilen bir ibadet olduğu için hac yükümlülüğü bedenî ve malî imkânların yeterli olması şartına bağlanmıştır. İslâm dini, diğer mükellefiyetlerde olduğu gibi, hac ibadetinde de mükellefin durumunu dikkate almış ve ona güç ve imkânlarının üzerinde bir yük yüklememiştir.

Hac yükümlülüğü için istitâatın şart olduğu konusunda mezhepler arasında görüş birliği olmakla beraber istitâatin ne anlama geldiği konusunda bir birlik yoktur. Mezhep imamları ve müntesipleri, âyette geçen istitâat kavramını farklı şekillerde anladıkları için aralarında, haccın yükümlülük ve eda şartlarının tesbitinde bazı farklılıklar doğmuş, bu bakımdan bir kısmının yükümlülük şartı olarak kabul ettiği bir şey diğerinde eda şartı olmuştur.

İstitâat denilen yapabilme güç ve imkânı, hac yolculuğuna çıkacak kişinin gidip dönünceye kadar kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimlerini sosyal seviyelerine uygun olarak sağlayacak malî güce ve hac için yeterli zamana ve malî güce sahip olması anlamına gelmektedir.

B) EDA ŞARTLARI

Haccın edasının, yani hac yükümlüsü tarafından bizzat ifa edilmesinin farz olması için bulunması gereken şartlara 'haccın edasının şartları' denir. Bu şartlar genel hatlarıyla şunlardır:

a) Sağlıklı Olmak. Ebû Hanîfe ve Mâlik, sağlıklı olmayı hac yükümlüsü olmanın şartı olarak gördüklerinden bunlara göre sağlıklı olmayan kimseler hac yapmakla mükellef değildir; dolayısıyla yerlerine vekil göndermeleri de gerekmez.

Hanefî imamlardan Ebû Yûsuf ve Muhammed ile Şâfiî ve Hanbelî hukukçularına göre ise, yukarıda belirtilen yükümlülük şartlarının gerçekleşmesi halinde, fiilen haccetmeye engel teşkil eden bir hastalık veya sakatlığı bulunanlar, yerlerine vekil göndermeli veya bunu vasiyet etmelidirler. Fiilen hac etmeye engel hastalık ve sakatlıklar arasında, genel olarak, körlük, kötürümlük ve hac yolculuğuna dayanamayacak derecede hastalık veya yaşlılık durumları gösterilmiştir.

b) Yol Güvenliği. Hanefî ve Hanbelî mezheplerinde fetvaya esas olan görüşe göre yol güvenliğinin bulunması haccın edasının şartlarındandır. Mâlikî ve Şâfiîler ise, istitâat kavramına getirdikleri açıklama doğrultusunda, bunu yükümlülük şartları arasında saymışlardır.

c) Ârızî Bir Engelin Bulunmaması. Tutukluluk veya yurt dışına çıkma yasağı gibi yolculuğa çıkmayı engelleyen bir durumun hac mevsimine denk gelmesi halinde eda yükümlülüğü gerçekleşmez.

d) Kadınlara Özel İki Şart. Haccın edasıyla doğrudan ilgisi bulunmamakla birlikte, kadınlara ilişkin başka hükümlerin sonucu olarak söz konusu edilen iki şart daha bulunmaktadır.

Bunlardan birincisi, kadınların tek başlarına uzun mesafeli yolculuklara çıkma yasağından kaynaklanan "yanlarında eşlerinin veya bir mahremlerinin bulunması" şartıdır. Hanefî mezhebine göre, haccedebilmek için seferîlik hükümlerinin uygulanacağı bir mesafeyi katetmek durumunda olan kadınlar tek başlarına hac yolculuğuna çıkamazlar.

Şâfiî mezhebinde ise katedilecek mesafeden ziyade yol emniyeti ve kadınların güvenliği esas alındığından koca veya başka bir mahremin bulunması şart koşulmamış, bunun yerine kadınların bunu sağlayacak şekilde ağırlıklı görüşe göre üç kadının yer aldığı- bir grup oluşturmaları yeterli görülmüştür. Bununla birlikte iki kadının hatta kendini güvenlik içinde hissediyorsa bir kadının -sadece- farz olan hac görevini yerine getirmek için tek başına yola çıkması câiz görülmüştür. Mâlikî mezhebine göre ise, kocası veya bir mahremi bulunmayan yahut ücretle bile olsa kendisiyle birlikte hacca gelmeyen bir kadın, güvenli bir kafile ile birlikte, bu kafilede başka kadınların bulunup bulunmaması dikkate alınmaksızın hac yolculuğuna çıkabilir.

İkinci şart ise sadece boşanma iddeti veya vefat iddeti beklemekte olan kadınlara ilişkin olup, "beklemeleri gereken süreyi tamamlamış olmaları"dır. Hanefî mezhebine göre eda şartı olan bu durum diğer mezheplere göre yükümlülük şartıdır.

Eda şartlarını taşıyan kimselerin bizzat hac yapmaları, bu şartlardan herhangi birinin gerçekleşmemesi durumunda bedel (vekil) göndermeleri veya bunu vasiyet etmeleri gerekir.

C) GEÇERLİLİK ŞARTLARI

Haccın geçerli yani sahih olabilmesi için üç şartın bulunması gerekir. Bu şartlar; a) Hac yapmak niyetiyle ihrama girmek, b) Özel vakit, c) Özel mekândır.

a) İHRAM

İhram sözlükte "haram etmek, kendini mahrum bırakmak" anlamına geldiği gibi, "tâzim edilmesi gereken zamana veya mekâna girmek ve bunlara saygı duymak" anlamına da gelir. İhram ilmihal dilinde hac veya umre yapmaya niyet eden kişinin, diğer zamanlarda mubah olan bazı fiil ve davranışları belirli bir süre boyunca yani hac veya umrenin rükünlerini tamamlayıncaya kadar kendi nefsine haram kılması anlamındadır. Namaza başlama tekbiri anlamına gelen tahrîme ile ihram kelimeleri aynı kökten türemiş ve anlamları birbirine çok yakın iki kelime olduğu gibi, ait oldukları ibadetteki fonksiyonları da birbirine çok yakındır. Hatta ihram için mecazen 'haccın başlama tekbiri' demek mümkündür.

Normal zamanda helâl olan bazı fiiller ihramlı için yasak hale gelir. Kılık-kıyafet, cinsel hayat ve avlanmak gibi hususlarla ilgili olmak üzere gruplandırılabilecek bu yasakların ihlâli, yasağın çeşidine ve ihlâl biçimine göre değişen cezaları gerektirir. Bu cezalar kurban kesmek, sadaka vermek, bedelini ödemek ve oruç tutmaktan ibarettir.

Bu yasaklar niyet ve telbiye anından itibaren başlar ki, zaten niyet ve telbiye ihramın rüknüdür. Bu bakımdan hac ve umreye niyet edip telbiye yapmaya "ihrama girmek", ihrama giren kişiye "muhrim" (ihramlı) denir. İhram giymek ise hac törenlerinin ifası sırasında giyilmek üzere yün, pamuk veya ketenden hazırlanmış beyaz renkli giysiyi (ihramlık) giymek anlamındadır.

aa) İhramın Rükünleri

Hanefî mezhebinde ihramın, niyet ve telbiye olmak üzere iki rüknü vardır. Bunlardan birini terkeden kimse ihrama girmiş olmaz. Diğer üç mezhebe göre ise ihrama girmiş olmak için sadece niyet yeterlidir.

1. Niyet. Niyet hac veya umre yapmaya karar vermek ve hangisini yapacaksa onu belirlemekle olur. Niyeti dil ile ifade etmek de müstehaptır.

Bir kimse Kâbe'yi ve civarındaki kutsal yerleri ziyaret maksadıyla ihrama girdiği esnada, hacca mı yoksa umreye mi yahut ikisine birden mi niyet ettiğini, kalbi ve dili ile tayin etmese bile Hanefîler'e göre bu kişinin ihramı sahih olur. Bu durumdaki bir kimsenin tavafa başlamadan önce yapacağı ibadetin hac mı yoksa umre mi olduğunu belirlemesi yeterlidir. Şayet bu belirlemeyi yapmadan tavafa başlayacak olursa umre için ihrama girmiş olur. Tavaf yapmadan doğruca Arafat'a çıkıp vakfe yapacak olursa bu ihramı hac için olur ve yaptığı hac da ifrad haccı olur.

Şâfiî mezhebinde ise bu durumda, hac ve umre ile ilgili menâsikten herhangi birine, meselâ tavafa başlamadan önce niyetteki belirsizliğin giderilmiş olması gerekir. Aksi halde yapılan törenler hac veya umre olarak değer kazanmaz. Çünkü bir ibadet ancak niyetle yapılabilir.

2. Telbiye. Telbiye ibadete başlama anını temsilen belli sözlerin söylenmesinden ibarettir. Telbiye namazdaki iftitah tekbiri mesabesindedir; bu bakımdan namazdaki tekbir ifadesi (Allahüekber) yerine bunda telbiye sözleri söylenir.

Telbiye;

"Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'n-ni`mete leke ve'l-mülke, lâ şerîke lek" sözlerini söylemekten ibarettir (Anlamı: Davetine sözüm ve özümle geldim Allahım, emrin baş üstüne. Davetine sözüm ve özümle geldim ey ortaksız olan sen! Emrin baş üstüne. Hamd senin, nimet senin, mülk de senin. Yoktur senin ortağın).

Telbiyeyi ihrama girerken bir defa söylemek farz, zaman zaman yüksek sesle tekrarlamak ise sünnettir. Kadınlar gerek telbiye gerekse diğer dua, zikir ve tesbihlerde seslerini fazla yükseltmezler.

İhrama Girme Zamanı. Hac ayları girmeden hac menâsikinden hiçbiri yapılamaz. Ancak Hanefî ve Mâlikîler'e göre, mekruh olmakla birlikte henüz hac ayları başlamadan ihrama girmek câizdir. Çünkü onlara göre ihram, haccın rüknü değil sıhhat şartıdır. Diğer ibadetlerde olduğu gibi şartın yerine getirilmesi için vaktin girmesi gerekmez.

Şâfiî mezhebinde ise ihram şart değil, rükün sayıldığı için hac aylarından önce, hac için ihrama girilemez. Hac aylarından önce ihrama girildiği takdirde, bu ihram umre ihramı olarak geçerli olur.

Umre yapmanın özel bir vakti olmadığından umre için her zaman ihrama girilebilir.

İhrama Girme Yerleri. Kur'ân-ı Kerîm'de Kâbe'ye "el-beytü'l-harâm" (el-Mâide 5/2), onu çevreleyen mescide "el-mescidü'l-harâm" (el-İsrâ 17/1) denildiği gibi, bu mescidin içinde bulunduğu Mekke şehri de "harem" (el-Kasas 28/57; el-Ankebût 29/67) yani "saygıya lâyık" sözüyle vasıflandırılmıştır. Saygı gösterilmesi gereken bu kutsal mekânları sırasıyla "Harem", "Hil" ve "Âfâk" denilen, sınırları belirli ve özel fıkhî hükümleri olan bölgeler kuşatır. Böylece Kâbe'nin etrafını iç içe kuşatan yerler, sırasıyla Harem, Hil ve Âfâk olarak, hükümleri farklı üç bölgeye ayrıldığı gibi hac veya umre yapan kimseler de bulundukları bölgelere göre Âfâky, Hillî (veya Mîkatî) ve Mekkî olmak üzere üç sınıfa ayrılır.

Harem Bölgesi. Mekke ile etrafında, bitkileri koparılmamak ve av hayvanlarına zarar verilmemek üzere belirli sınırlar içindeki emniyetli bölgedir. Bu bölgede oturanlara Mekkî (Mekkeli) denir. Harem bölgelerinin sınırlarını Cibrîl'in rehberliğiyle Hz. İbrâhim belirlemiş, sınırları gösteren işaretler daha sonra Hz. Peygamber tarafından yenilenmiştir. Bu sınırlar Kâbe'ye eşit uzaklıkta değildir. En yakını, Mekke'ye 8 km. mesafede Medine istikametinde "Ten`îm"; en uzak olanları ise Tâif yönünde "Ci`râne" (Şi`bü Âl-i Abdullah) ve Cidde istikametinde Hudeybiye yakınlarında "Aşâir"dir. Diğerleri ise, Irak yolu üzerinde "Seniyyetülcebel", Yemen yolu üzerinde "Edâtü Libn" (Hüseyniye) ve Arafat sınırında "Batn-ı Nemîre"dir.

Mekkeliler hac için Harem bölgesi sınırları içinde; umre için ise Hil bölgesine çıkarak meselâ Ten`îm veya Arafat gibi Harem bölgesi dışındaki bir yerde ihrama girerler. Hac ve umre yapıp ihramdan çıkmış olan Harem bölgesindeki Mekkeli olmayan kişiler (Âfâky ve Mîkatî olanlar), umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra, yeniden ihrama girmek istediklerinde, aynı hükme uyarlar. Onlar da hac için Harem bölgesinde, Umre için ise Harem bölgesi dışına çıkarak meselâ Ten`îm veya Arafat gibi bir yere gidip ihrama girmek durumundadır.

Hil Bölgesi. Hil bölgesi, Harem bölgesi ile Mîkat yerleri arasındaki yerlerdir. Bu bölgede ikamet edenlere Mîkatî veya Hillî denir. Hillî, Hil bölgesinde yaşayan kişi anlamındadır. Mîkatîler gerek hac gerek umre için Harem bölgesine girmeden bulundukları Hil bölgesinde ihrama girerler.

Âfâk Bölgesi. Harem ve Hil bölgelerinin dışında kalan yerlere Âfâk denir. Hil bölgesi dışından doğrudan Mekke'ye veya Harem bölgesine gelenlerin ihramsız geçmemeleri gereken beş nokta, Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir. Bunlardan her birine "mîkat", bu noktaların sınırladığı ve Hil bölgesi dışında kalan yerlere de "Âfâk" ve bu yerlerde yaşayan insanlara da Âfâky denir ki uzaklardan gelen anlamındadır.

Mekke'ye veya Harem bölgesine gelenlerin ihramsız geçmemeleri gereken bu beş yer şunlardır:

1. Zülhuleyfe. Mekke'ye Medine üzerinden gelenlerin mîkatıdır. Medine'ye yaklaşık 10 km., Mekke'ye 450 km. mesafededir. Mekke'ye en uzak mîkat budur. Hz. Peygamber Vedâ haccında, halen Âbâr-ı Ali denilen bu mîkatta ihrama girmiştir.

2. Cuhfe. Mısır ve Suriye istikametinden gelenlerin mîkatıdır. Mekke'ye yaklaşık 187 km. uzaklıktadır.

3. Zâtüırk. lrak yönünden gelenlerin mîkatıdır. Mekke'ye uzaklığı yaklaşık 94 kilometredir.

4. Karnülmenâzil. Necid ve Küveyt yönünden gelenlerin mîkatı olup, Mekke'ye yaklaşık 96 kilometredir.

5. Yelemlem. Yemen ve Hindistan tarafından gelenlerin mîkatı olup, Mekke'ye yaklaşık 54 km. mesafededir. Mekke'ye en yakın mîkat budur.

Süveyş yönünden Kızıldeniz yolu ile gelenler, Cuhfe yakınında Râbığ hizasında ihrama girerler. Hava yolu ile Cidde'ye gelenler ise, geldikleri istikametteki mîkatın hizasını geçmeden, niyet ve telbiye yaparak ihrama girerler.

Klasik fıkıh kitaplarında Hil bölgesinden sayılan Cidde de, bazı çağdaş alimlere göre kara sınırı buradan başladığı için mikat sayılmış ve ihrama Cidde'de girmek caiz görülmüş ise de, bu görüş çoğunluk tarafından kabul görmemiştir. Bu takdirde Cidde Afak bölgesinde sayılacağından, hemen her gün çeşitli sebeplerle Cidde-Mekke arasında yolculuk yapanlar, Hanefî ve Malikîlere göre, Harem bölgesine her girişte ihrama girme ve umre yapma gibi uygulanması çok zor bir durumla karşılaşacaklardır.

Uzaklardan gelenler (Âfâkyler), gerek hac gerek umre için, yolları üzerindeki bir mîkatta ihrama girerler. Eğer yol üzerinde mîkat yoksa, en son, kendilerine en yakın mîkatın hizasını geçmeden ihrama girmelidirler. Mîkattan önce ihrama girmek câiz, hatta Hanefîler'e göre, ihram hükümlerine uyabileceği konusunda kendine güvenenler için daha da faziletlidir. Diğer üç mezhepte ise ihrama mîkat sınırında girmek sünnete uygun olduğu için daha faziletlidir.

Harem Bölgesine İhramsız Girmek

Hanefî ve Mâlikîler'e göre, her ne maksatla olursa olsun doğrudan Harem bölgesine, meselâ Mekke'ye gidecek olan Âfâkyler'in, mîkat sınırını geçmeden ihrama girmeleri gerekir. Çünkü ihram, bu kutsal bölgeye saygı için vâcip kılınmıştır. Bu konuda hac ve umre için gelenler ile ticaret, ziyaret veya tedavi gibi başka maksatlar için gelenler arasında fark yoktur. Bunlar, hac veya umre yaptıktan sonra ihramdan çıkarlar. Herhangi bir sebeple mîkat sınırları dışında bulunan Hil ve Harem bölgeleri halkı da doğrudan Harem bölgesine meselâ Mekke'ye girme konusunda aynı hükme tâbidir.

Şâfiî mezhebinde ise, hac ve umre kastı olmadıkça uzaklardan gelenlerin (Âfâky) Harem bölgesine ihramsız girmeleri vâcip değil, müstehaptır.

Hil bölgesi halkı hac veya umre yapmayacakları zaman, Harem bölgesine ihramsız girip çıkabilirler. Harem bölgesinde bulunan kimseler ister Mekkeli isterse uzaklardan gelenlerden olsun, Hil bölgesine, -meselâ Cidde'ye- gittiklerinde, Harem bölgesine ihramsız dönebilirler. Doğrudan Harem bölgesine gitme kastı olmaksızın Hil bölgesindeki herhangi bir yere meselâ Cidde'ye gidecek olan Âfâkyler'in, mîkat sınırını ihramlı geçmeleri gerekmez. Bunlar, daha sonra Harem bölgesine, meselâ Mekke'ye gitmek isterlerse, Hil bölgesinde oturanların hükmüne tâbi olurlar. Hac veya umre yapacaklarsa, Harem sınırını geçmeden ihrama girerler. Hac veya umre kastı yoksa Harem bölgesine ihramsız girerler ve isterlerse Kâbe'yi ihramsız tavaf ederler.

Medine ziyaretini hacdan önce yapmak üzere mîkat sınırını ihramsız geçenler, Cidde'ye indikten sonra herhangi bir sebeple önce Mekke'ye gitmek zorunda kalırlarsa, Cidde'de -Harem bölgesi sınırını geçmeden- ihrama girerler.

bb) İhramın Vâcipleri

1. Mîkat sınırını ihramsız geçmemek.

Uzaklardan gelip doğrudan Harem bölgesine gidecek olan Âfâkyler, mîkat sınırını ihramsız geçerlerse cezâ (dem) gerekir. Ancak, mîkatı ihrama girmeden geçen kimse, henüz hac veya umre menâsikinden herhangi birine, meselâ kudüm veya umre tavafına başlamadan mîkata dönüp orada ihrama girerse ceza düşer. Bu kişinin, ihramsız geçtiği mîkat sınırı yerine; bulunduğu yere daha yakın bir mîkata gidip orada ihrama girmesi mümkündür. Mîkatı ihramsız geçtikten sonra, hac veya umre menâsikinden birine başlanmışsa artık mîkata dönülse bile ceza düşmez.

2. İhram yasaklarından sakınmak.

Aşağıda ayrıntıyla açıklanacağı üzere, ihrama giren kimsenin ihram süresince davranışlarını haccın anlam ve amacıyla da bütünlük sağlayacak şekilde kontrol altında tutması ve belirli yasaklara uyması gerekir.

cc) İhramın Sünnetleri

1. İhrama girmeden yani niyet ve telbiyeden önce müstehap olan şeyler:

1. Tırnakları kesmek, kasık ve koltuk altı kıllarını temizlemek, gerekiyorsa tıraş olmak.

2. Temizlik için gusletmek. Abdesti olanlar ve özel hallerini görmekte olan kadınlar için de gusül sünnettir. Gusül yapılamazsa abdest alınır. Abdest mümkün olmazsa teyemmüm yapılmaz. Çünkü bu abdest ve gusül, beden temizliği içindir. Ancak abdesti olmayanlar ihram namazı için teyemmüm yaparlar.

3. Niyet ve telbiye yapmadan önce vücuduna güzel kokular sürmek.

4. Erkeklerin izâr ve ridâ denilen iki parçadan ibaret örtüye bürünmesi. İzâr belden aşağıya sarılan, ridâ ise vücudun üst kısmını örten havludur. Bu örtülerin beyaz, yeni veya yıkanıp temizlenmiş olması müstehaptır.

2. İhram örtülerine büründükten sonra müstehap olan şeyler:

1. Kerâhet vakti değilse iki rek`at ihram namazı kılmak. Bu namazın ilk rek`atında Kâfirûn sûresi, ikinci rek`atında da İhlâs sûresinin okunması, ayrıca niyet ve telbiyenin de bu namazdan sonra yapılması efdaldir.

2. İhramlı bulunulan süre içinde her fırsatta telbiye söylemek.

3. Hac için ihrama, hac ayları başladıktan sonra girmek.

dd) İhram Yasakları

İhrama giren kimselere, ihramdan çıkıncaya kadar yasak olan iş ve davranışlar vardır. Bunlara "ihram yasakları" denir. İhram yasakları ilgili olduğu alanlara göre şu şekilde gruplandırılabilir:

1. Vücutla İlgili Yasaklar

1. Saç veya sakal tıraşı olmak, bıyıkları kesmek.

2. Kasık ve koltuk altı kılları ile vücudun diğer yerlerindeki kılları tıraş etmek, yolmak veya koparmak.

3. Tırnak kesmek.

4. Süslenme amacıyla saç, sakal ve bıyıkları yağlamak, boyamak, saçlara biryantin veya jöle sürmek, kadınlar oje ve ruj kullanmak. Vücuda veya ihram örtüsüne güzel koku sürmek; güzel kokulu sabun kullanmak.

2. Giyim ve Giyim Eşyası ile İlgili Yasaklar

Giyimle ilgili yasaklar sadece erkeklere yöneliktir. Kadınlar normal elbiselerini giyerler, sadece ihram süresince yüzlerini örtmezler.

1. Dikişli elbise ve iç çamaşırı türü giyim eşyası giymek. Normal şekilde giymeksizin, palto, pardesü gibi giyim eşyasını üzerine örtmek veya omuzuna almak yasak değildir. Bele kuşanılan kemerde, omuza asılan çantada, ayaklara giyilen üzeri ve topukları açık ayakkabı veya terlikte dikiş bulunabilir. Çünkü yasak olan dikiş değil; giyim eşyası olarak dikilmiş şeylerin giyilmesidir. Omuzlara örtülen ridânın uçlarını birbirine bağlamak veya iğne ile tutturmak ceza gerektirmez ise de mekruhtur.

2. Başı ve yüzü örtmek, takke ve benzeri şeyler giymek, başa sarık sarmak.

3. Eldiven, çorap ve topukları kapatan ayakkabı giymek.

Nalın gibi, mümkün olduğunca üzeri açık ayakkabı giymek müstehaptır. Üzeri açık ayakkabı giymek mümkün olduğu halde, sadece topukları açık ayakkabı giymek mekruhtur. Ayak bileğine bitişen ve topukları örten ayakkabı giymek ise yasaktır, ceza gerektirir.

3. Cinsel Konularla İlgili Yasaklar

1. Cinsel ilişki ve genellikle cinsel ilişkiye götüren öpme, oynaşma, şehvetle tutma gibi davranışlarda bulunmak.

2. Şehevî duyguları tahrik edici sözler söylemek.

4. Av Yasağı

Gerek Harem bölgesi içinde, gerek dışında eti ister yensin ister yenmesin her türlü kara avını avlamak, avcıya avını göstermek ve avlanmasına yardımcı olmak, av hayvanlarına zarar vermek yasaktır.

Yaratılışı itibariyle vahşî, ürkek ve insandan kaçan hayvanlara av hayvanı denir. Suda yaşasa bile, doğup üremesi karada olan hayvanlar kara hayvanı sayılır. Deniz hayvanlarının avlanması yasak olmadığı gibi tavuk ve koyun gibi evcil hayvanların kesilmesi de ihramlıya yasak değildir.

5. Harem Bölgesiyle İlgili Yasaklar

Mekke şehri ve etrafındaki Harem denilen bölgedeki av hayvanlarının avlanması, bitkilerin kesilmesi veya koparılması ister ihramlı, ister ihramsız, herkes için yasaktır.

6. Yapılması Günah Olan ve Başkalarına Zarar Veren Konulardaki Yasaklar

1. Füsûk: Taatten ayrılıp mâsiyet sayılan şeyleri yapmak.

2. Cidâl: Başkalarıyla tartışmak, hakaret ve kavga etmek. Her zaman yasak olan bu tür davranışlardan, ihramlı iken daha çok sakınmak gerekir.

ee) İhramlıya Yasak Olmayan Şeyler

1. Yıkanmak, kokusuz sabun kullanmak.

2. İhram örtülerini değiştirmek ve yıkamak.

3. Dişleri fırçalamak, sürme çekmek.

4. Kırılan tırnağı ve zarar veren veya rahatsız eden kılı koparmak.

5. Diş çektirmek, kan aldırmak, iğne vurdurmak, yara üzerine sargı sarmak.

6. Silâh taşımak, bilezik, yüzük ve kol saati takmak.

7. Kemer kullanmak, omuza çanta asmak.

8. Yüzü ve başı örtmeden, yorgan ve battaniye gibi bir örtü ile örtünmek.

9. Palto, ceket gibi giyim eşyasını giymeden omuzlarına almak.

10. Şemsiye kullanmak, gölgede oturmak.

11. Balık vb. su ürünlerini avlamak.

12. İhramsız kişi tarafından avlanan kara avının etinden yemek.

13. Yılan, akrep, fare, sinek, pire, kene gibi zararly hayvan ve ha?areler ile saldyrgan köpek, kurt ve kaplan gibi yyrtycy hayvanlary öldürmek.

b) ÖZEL VAKİT

Haccın farzlarını yani "ihrama girme", "Arafat vakfesi" ve "ziyaret tavafı"nı, kendileri için belirlenmiş özel vakitlerinde yapmak haccın geçerlilik şartıdır.

Hac törenleri (menâsik), hac ayları içinde yapılır. Hac ayları, hac menâsikinin yapılacağı aylar olup, şevval ve zilkade ayı ile zilhicce ayının ilk on günüdür. Bu aylardan önce hac menâsikine başlanmaz. Ayrıca hacla ilgili vakfe, tavaf, sa`y, şeytan taşlama gibi menâsikten her birinin bu aylar başladıktan sonra belirlenen vakitler içinde yapılması gerekir, aksi halde sahih olmaz.

c) ÖZEL MEKÂN

Haccın farzlarının özel mekânlarda yerine getirilmesinin anlamı, vakfenin Arafat sınırları içinde ve tavafın Kâbe'nin etrafında yapılmasıdır.

Bu şartlardan herhangi birinin eksikliği durumunda yapılan hac geçerli olmaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HACCIN YAPILIŞI

a) Hac ve umre menâsiki ihrama girmekle başlar. İhrama girmeden önce tırnaklar kesilir, koltuk altı ve kasık kılları temizlenir, gerekiyorsa saç, sakal tıraşı olup bıyıklar düzeltilir. Mümkünse gusledilir veya abdest alınır. Gusül, abdestten efdaldir. Su yoksa veya kullanılamıyorsa, teyemmüm yapılmaz; çünkü bu abdest ve gusül, beden temizliği içindir. Bu sebeple abdestli olanlara ve özel hallerinde bulunan kadınlara da sünnettir. Bu hazırlıktan sonra erkekler, üzerlerindeki bütün giysilerden soyunup izâr ve ridâ denilen iki parça ihram örtüsüne, usulüne göre sarınırlar. Başları açık, ayakları çıplaktır. Ancak ayaklarına topukları ve mümkün olduğunca üzerleri açık ayakkabı veya terlik giyebilirler. Kadınlar normal elbise ve kıyafetlerini değiştirmezler. Onların her türlü giyim eşyası, kapalı ayakkabı, çorap ve eldiven giymelerinde bir sakınca yoktur. Yalnızca yüzlerini örtmemeleri gerekir. Kerâhet vakti değilse, iki rek`at ihram namazı kıldıktan sonra niyet ve telbiye yapılarak ihrama girilir.

İfrad haccı yapacak olanlar,

"Allahım, senin rızânı kazanmak için haccetmek istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul buyur!" diyerek sadece hacca niyet eder ve telbiye yaparlar.

Temettu` haccı yapacak olanlar,

"Allahım, senin rızânı kazanmak için umre yapacağım, onu bana kolaylaştır ve benden kabul eyle!" diyerek sadece umreye niyet eder ve telbiye yaparlar.

Kırân haccı yapmak isteyenler ise,

"Allahım, senin rızânı kazanmak için umre ve hac yapmak istiyorum. Bunların edâsında bana kolaylık ver ve her ikisini de kabul buyur!" diyerek hem umre, hem de hacca niyet edip telbiye söylerler.

Niyet ve telbiyenin yapılmasıyle ihrama girilmiş ve ihram yasakları başlamış olur. Telbiye, tekbir, tehlîl ve salavât-ı şerife söyleyerek yolculuğa devam edilir. Telbiye, ihram süresince her fırsatta söylenir. Özellikle zaman, mekân ve durumda yenilik ve değişiklik olduğunda, yokuşta, inişte, kafilelere rastlayışta, farz namazlardan sonra, seher vakitlerinde söylenmelidir. Telbiyeyi her söyleyişte üç defa tekrarlamak, sonra tekbir, tehlîl ve salavât-ı şerife okumak müstehaptır. Telbiye hacda bayramın ilk günü Akabe Cemresi'ne taş atmaya başlamakla, umrede ise, umre tavafına başlamakla biter; daha sonra yapılmaz. Mekke'de kalınacak yere yerleşip mümkünse boy abdesti, değilse abdest alındıktan sonra telbiye söylenerek Harem-i şerif'e gidilir. Beytullah görülünce üç defa tekbir ve tehlîl getirilip dua edilir. Farz namaz kılınmıyorsa hemen tavafa başlanır.

b) İfrad haccında ilk yapılacak tavaf "kudüm tavafı", temettu` ve kırân haccında ise "umre tavafı"dır.

Temettu` ve kırân haccında umre tavafından sonra umrenin sa`yi yapılacağı için tavafta "ıztıbâ`" ve "remel" yapılır. İfrad haccında ise, şayet hac sa`yi kudüm tavafını takiben yapılacaksa, tavafta ıztıbâ` ve remel yapılır, aksi halde yapılmaz. Müsait yer varsa, makam-ı İbrâhim'in arkasında, orada yer yoksa, uygun başka bir yerde tavaf namazı kılınıp dua edildikten ve zemzem içildikten sonra temettu` ve kırân haccı yapanlar umre sa`yini; ifrad haccı yapanlar ise, isterlerse hac sa`yini yaparlar.

İfrad haccı yapanlar, hac sa`yini ister yapsınlar ister yapmasınlar tıraş olmazlar ve ihramdan çıkmazlar, ihramlı olarak kalırlar.

Temettu` haccı yapanlar mîkatta sadece umreye niyet ettikleri için umrenin sa`yi tamamlanınca, tıraş olup ihramdan çıkarlar. Tekrar hac için ihrama girinceye kadar Mekke'de ihramsız kalırlar. 8 Zilhicce (terviye) günü veya isterlerse daha önce hac için tekrar ihrama girerler. Hac için ihrama girdikten sonra yapacakları nâfile bir tavafı takiben isterlerse hac sa`yini Arafat'a çıkmadan önce yapabilirler. Bu takdirde, ziyaret tavafından sonra sa`y yapmazlar.

Kırân haccı yapanlar, ihrama girerken hacca da niyet ettikleri için umre sa`yindan sonra tıraş olmazlar ve ihramdan çıkmazlar. Bunlar umre sa`yi bitince, gerekiyorsa biraz dinlendikten sonra ayrıca kudüm tavafı yapıp tavaf namazını kılarlar. Hac sa`yini isterlerse bu kudüm tavafının arkasından, isterlerse ziyaret tavafından sonra yaparlar. Peşinden sa`y yapılacak tavafta ıztıbâ` ve ilk üç şavtta remel yapılır.

c) İster ifrad, ister temettu`, ister kıran yapsınlar, bütün haccedenler terviye (8 Zilhicce) günü Mekke'den ayrılıp Mina'ya veya Arafat'a geçerler.

d) Hac Menâsikinin Eda Edildiği Günler

Hac menâsiki yoğun olarak 8-13 Zilhicce arasındaki altı gün içinde eda edilir. Bu günlerden her birinde yapılan menâsik özetle şöyledir:

1. Terviye günü (8 Zilhicce). İster ifrad, ister temettu`, ister kırân haccı yapsınlar, bütün haccedenler terviye günü sabah namazından itibaren Mina'ya veya Arafat'a intikale başlarlar. Terviye günü öğle namazından arefe günü sabah namazına kadarki beş vakit namazı Mina'da kılmak ve geceyi orada geçirip güneş doğduktan sonra Arafat'a hareket etmek sünnettir.

2. Arefe günü (9 Zilhicce). Arafat'ta zeval vaktine kadar çadırlarda dinlenilir ve ibadetle meşgul olunur. Zeval vaktinden sonra, mümkünse gusledilir. Öğle ve ikindi namazları cem`-i takdîm ile kılındıktan sonra vakfe yapılır. Bütün gün telbiye, tekbir, tehlîl, zikir, tesbih, salavât-ı şerife, dua, namaz-niyaz, tövbe-istiğfar, Kur'ân-ı Kerîm tilâveti gibi ibadetlerle değerlendirilir. Resûlullah "Bugün gözüne, kulağına ve diline sahip olanın geçmiş günahları bağışlanır" (Müsned, I, 329, 356) buyurmuştur. Güneş battıktan sonra akşam namazı kılınmadan Arafat'tan Müzdelife'ye intikal başlar. Akşam ve yatsı namazları, yatsı vakti girdikten sonra, Müzdelife'de cem`-i tehîr ile kılınır. Bayram gecesi burada ibadet ve istirahatle geçirilir. Şeytan taşlamada kullanılmak için yeteri kadar taş toplanır.

3. Bayramın ilk günü (yevm-i nahr; 10 Zilhicce).

a) Vakti girince sabah namazı Müzdelife'de erkence kılınır. Namazdan sonra ortalık aydınlanıncaya kadar vakfe yapılır. Dua, niyaz ve istiğfar edilir. Ortalık iyice aydınlanınca, güneş doğmadan Mina'ya hareket edilir.

b) Mina'da eşyalar çadırlara yerleştirildikten sonra Akabe Cemresi'ne gidilir. Her birinde "Bismillâhi Allahüekber, rağmen li'ş-şeytâni ve hizbih" denilerek yedi taş atılır. İlk taşın atılması ile telbiye biter. Bundan sonra artık telbiye yapılmaz.

c) Daha sonra Harem bölgesi sınırları içinde kurban kesilir veya vekâlet yolu ile kestirilir. Temettu` ve kırân haccı yapanların şükür kurbanı kesmeleri vâciptir. İfrad haccı yapanların kurban kesmeleri gerekmez; isterlerse nâfile olarak keserler.

d) İfrad haccı yapanlar Akabe Cemresi'ne taş attıktan sonra; temettu` ve kırân haccı yapanlar ise kurbanlarını da kestikten veya kestirdikten sonra, saç tıraşı olup ihramdan çıkarlar. Böylece cinsel ilişki dışındaki diğer bütün ihram yasakları kalkar. Cinsel ilişkiyle ilgili yasak ise ancak ziyaret tavafı yapılınca kalkar. Haccedenler bizzat kendi saçlarını kesebilecekleri gibi birbirlerini de tıraş edebilirler. Tıraş olabilecek duruma gelmiş olan bir ihramlının henüz kendisi tıraş olmadan başka bir ihramlıyı tıraş etmesinde bir sakınca yoktur.

e) Aynı gün imkân olursa, Mekke'ye inilerek ziyaret tavafı yapılır. Daha önce hac sa`yini yapmamış olanlar ziyaret tavafından sonra hac sa`yini de yaparlar. Ziyaret tavafının bayramın ilk günü yapılması efdaldir. O gün yapılamazsa daha sonra yapılır. Bu tavafın en geç bayramın 3. günü güneş batmadan önce yapılması Ebû Hanîfe'ye göre vâcip, diğer müctehidlere göre ise sünnettir.

f) Ziyaret tavafı bayramın ilk günlerinde yapılmışsa, tavaftan sonra tekrar Mina'ya dönüp şeytan taşlama günlerinde Mina'da gecelemek, Hanefîler'e göre sünnet, diğer üç mezhepte ise vâciptir.

4. Bayramın 2, 3 ve 4. günleri (11, 12 ve 13 Zilhicce).

a) Bayramın 2 ve 3. günleri zeval vaktinden sonra sırayla Küçük, Orta ve Akabe cemrelerine yedişer taş atılır. Küçük ve Orta cemrelere taş attıktan sonra uygun bir yere çekilerek dua edilir. Akabe Cemresi taşlandıktan sonra ise dua için artık durulmayıp orası hemen terkedilir. Bu iki gün zevalden önce "şeytan taşlama" yapılmaz.

b) Bayramın 4. günü cemrelere taş atmayacak olanların, o gün fecr-i sâdıktan yani tan yeri ağarmaya başlamadan önce Mina'dan ayrılmış olmaları gerekir. Bunların 3. gün henüz güneş batmadan Mina sınırları dışına çıkmaları sünnet; güneş battıktan sonra ayrılmaları mekruhtur. 4. gün tan yeri ağarmaya başlamadan Mina'dan ayrılmamış olanların o gün de her üç cemreye yedişer taş atmaları gerekir. Ancak Ebû Hanîfe'ye göre, 4. gün taşların fecr-i sâdıktan itibaren zevalden önce atılması da câizdir. 4. gün taşlar atıldıktan sonra Mina'dan Mekke'ye inilir.

c) Âfâkyler, Mekke'den ayrılmadan önce vedâ tavafı yaparlar. Böylece hac tamamlanmış olur.

e) Hacda Kadınlar

Hac ve umre menâsikinde kadınların erkeklerden ayrıldıkları hususlar, aşağıdakilerden ibaret olup diğer hususlarda aralarında fark yoktur.

1. İhramlı iken elbise, çorap, eldiven, kapalı ayakkabı, mest, çizme ve her türlü giyim eşyası giyebilirler. Başlarını örterler, sadece yüzlerini örtmezler.

2. Telbiye, tekbir ve dua yaparken, seslerini fazla yükseltmezler.

3. Tavafta ıztıbâ` ve remel, sa`yde ise hervele yapmazlar.

4. İhramdan çıkmak için saçlarını tıraş etmezler, uçlarından biraz keserler.

5. Erkekler arasında sıkışmamak için Hacerülesved'i uzaktan istilâm ederler.

6. Hacdan sonra aybaşı veya loğusa iken Mekke'den ayrılırlarsa vedâ tavafı sâkıt olur.

7. Özel hallerini görmekte olan kadınlar, tavaftan başka, haccın bütün menâsikini bu halleriyle yapabilirler. Hayız ve nifas denilen özel durumları sebebiyle farz olan ziyaret tavafını eyyâm-ı nahrdan yani bayramın ilk üç gününden sonra yapmak veya vedâ tavafını terketmekle kendilerine ceza gerekmez.

Bu haliyle ziyaret tavafı yapmaları da Hanefîler'e göre geçerlidir. Bu durumda ceza kurbanı kesmesi gerekir. Hayız veya nifas halindeki bir kadın kudüm veya umre tavafını yapmadan Arafat'a çıkmak ve vakfe yapmak zorunda kalırsa;

a) İfrad haccı yapmak üzere sadece hac için ihrama girmişse, temizlendikten sonra ziyaret ve vedâ tavaflarını yapar. Sünnet olan kudüm tavafının terkinden dolayı bir şey gerekmez; haccı tamam olur.

b) Temettu` haccı yapmak üzere sadece umre için ihrama girmişse, Hanefîler'e göre Arafat'a çıkarken hac için niyet ve telbiye yaparak umre ihramını iptal eder. Hacdan önce umre yapmadığı için ifrad haccı yapmış olur; şükür kurbanı kesmesi gerekmez. Hacdan sonra iptal ettiği umreyi kazâ eder ve iptal ettiği için ceza kurbanı keser.

Diğer mezheplere göre hac için niyet ve telbiye yapmakla umre ihramı bozulmaz, hac ihramı ile birleşmiş sayıldığından kırân haccı yapmış olur ve kırân hedyi kesmesi gerekir. Fakat hacdan sonra önceden yapılamayan umrenin kazâsı için ayrıca tavaf ve sa`y gerekmez. Hac için yapılan tavaf ve sa`y umre için de yeterli olur.

c) Kırân haccı için ihrama girmişse, Hanefîler'e göre, umre tavafından önce Arafat'ta vakfe yapmakla umresi bozulmuş sayıldığından ifrad haccı yapmış olur. Şükür kurbanı kesmesi gerekmez. Fakat hacdan sonra bozulan umreyi kazâ eder ve bozduğu için bir ceza kurbanı keser. Diğer mezheplere göre, umre tavafını yapmadan Arafat'ta vakfe yapmakla umre bozulmuş olmaz. Yapılan hac yine kırân haccı olur ve şükür kurbanı kesmek gerekir. Hacdan sonra, önceden yapılamayan umrenin kazâsı için ayrıca tavaf ve sa`y gerekmez. Hac için yapılan tavaf ve sa`y umre için de yeterli olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HACCIN ÖNEMİ
Hac, lügatte mübârek makamları isteyerek ziyarette bulunmak demektir. Dindeki manâsı ise ihrama girerek belli günde Arafat’ta bulunmak ve Kâbe’yi usûlüne uygun olarak ziyaret etmektir. Hac, Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye hicret etmesinden 9 yıl sonra farz kılınmıştır.


HAC İBÂDETİ; GÜCÜ YETEN HER MÜSLÜMAN’A FARZDIR

“Haccı ve umreyi de Allah için tamam yapın.” (Bakara 196)

“Ey insanlar! Allah hac ibâdetini sizin üzerinize farz kılmıştır. Hac yapmakta acele ediniz.” (Müslim)

Hac ibâdeti İslam’ın şartlarındandır. Yani Allah’ın emri olup, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi farzdır. İbni Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurdu:

“İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmak” (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî )


HAC İBÂDETİ; ALLAH’IN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ BİR HAKKIDIR


Ayet-i Kerime’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Onda apaçık alametler, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren ise emniyette olur (ona dokunulmaz). Hem ona (oraya girmek için) bir yola gücü yeten kimsenin o evi ( Kâbe’yi ) hac etmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, artık şüphe yok ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiç bir şeye muhtaç değildir.)” (Al-i İmran-97)

Nasıl ki; “Ana-babanın evladı, devletin de halkı üzerinde hakkı vardır” cümlesinden terk edilmez ve yerine getirilmesi gereken bir hak anlaşılır. Bu hukuktan kaçılamaz, borç hükmündedir. Hac ibâdeti de Allah’ın kulları üzerindeki hakkıdır.

Muaz b. Cebel (ra) şöyle anlatıyor: “Ben Hz. Peygamber’in terkisinde idim. Aramızda semerin arka kaşından başka bir şey yoktu. Hz. Peygamber (asm), “Ey Muaz!” diye seslendi. Ben, “Ey Allah’ın Resûlü! Buyurunuz, emrinizdeyim.” dedim. Hz. Peygamber (asm) konuşmadan bir süre yola devam etti. Sonra tekrar, “Ey Muaz!” diye seslendi. Ben de aynı şekilde “Ey Allah’ın Resûlü! Buyurunuz, emrinizdeyim.” diye cevap verdim. Bu defa Hz. Peygamber (asm)  “Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir, biliyor musun?” diye sordu. Ben, “Allah ve O’nun Resûlü daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm), “Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı; hiçbir şeyi O’na şirk koşmadıkları hâlde O’na ibâdet etmeleridir.” buyurdu. Sonra bir süre daha yola devam etti. Sonra tekrar, “Ey Muaz b. Cebel!” diye seslendi. Ben yine, “Ey Allah’ın Resûlü! Buyurunuz, emrinizdeyim.” diye cevap verdim. Bu kez Hz. Peygamber (asm), “Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerindeki hakkı nedir, biliyor musun?” diye sordu. Ben yine, “Allah ve O’nun Resûlü daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm), “Kulların Allah üzerindeki hakkı; O’nun onlara azap etmemesidir.” buyurdu.” (Buhari, Müslim)


HAC İBÂDETİ; MÜSLÜMANLARI, HIRİSTİYAN VE YAHUDİLERDEN AYIRAN ALAMETLERDENDİR

“Kim yiyecek ve Allah’ın evine ulaştıracak bir bineğe sahip olur da hac görevini yerine getirmezse, Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmüş fark etmez.” Çünkü Hıristiyan ve Yahudiler namaz kılarlar asla hac yapmazlar.” (Müslim)

“Müslümanların yapmakla mükellef olduğu işleri işlemeyenler onlardan değildir.” (Taberâni)


HAC İBÂDETİ; EN ÜSTÜN İBÂDETLERDEN BİRİDİR


Hz. Ebû Hüreyre (ra) şöyle dedi: Resulullah’a (asm)

– En üstün amel hangisidir? diye soruldu,

– “Allah ve Resulü’ne iman etmektir” buyurdu,

– Sonra hangisidir? denildi.

– “Allah yolunda cihad etmektir” buyurdu.

– Sonra hangisidir? denildi.

– “Makbul olan hacdır” buyurdu (Buhârî , Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbni Mâce)

 
HAC İBÂDETİ;  BÜTÜN GÜNAHLARA KEFARETTİR


  Hz. Ebû Hüreyre (ra) dedi ki; ben Resulullah’ın (asm) şöyle buyurduğunu işittim:

“Kötü söz söylemeden ve büyük günah işlemeden hacceden kimse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahsız olarak (evine) döner.” (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbni Mâce)

Yine bir başka Hadis-i Şerif’te:

“Bir kimse Allah için hacceder de kötü sözlerden ve fenalıklardan sakınırsa, anasından doğduğu günkü gibi temiz ve günahsız olur” (Buhari, Müslim) buyrulmuştur.


HAC İBÂDETİ; MÜKÂFATI SADECE CENNET OLAN BİR İBÂDETTİR

Ebû Hüreyre (ra) den rivayet edildiğine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurdu:

“Umre ibâdeti daha sonraki bir umreye kadar işlenecek günahlara kefarettir. Mebrûr  haccın (kabul edilmiş haccın) karşılığı ise ancak cennettir” (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbni Mâce)


HAC İBÂDETİ; HANIMLARA CİHAD SEVABINI KAZANDIRIR

Hz. Aişe’den rivayet edilmiştir ki:

– Ey Allah’ın Resûlü! En üstün amel olarak cihadı görüyoruz. Biz hanımlar cihad etmeyelim mi? dedim.

 Peygamber (asm):

– “Fakat (sizin için) cihadın en üstünü hac-ı mebrûrdur” buyurdu. (Buhari)

Bugünkü şartlar altında hiçbir günaha girmeden ihlâslı ve samimi olarak bir kadın, haccını tamamlarsa en büyük cihadını yapmış olur. “Hac kadınlar için ne güzel cihaddır” (Buhari) buyrulmakla da bu gerçek pekiştirilmiş oluyor. Son derece hareketlilik isteyen bir ibâdette hiçbir canlıya zarar vermemek pek kolay değildir.


HAC MEVSİMİ, ALLAH’IN CEHENNEMDEN EN ÇOK KUL AZAT ETTİĞİ GÜNLERDİR

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurdu:

“Allah’ın  cehennemden en çok kul azat ettiği gün, Arefe günüdür” (Müslim, Nesâî,, İbni Mâce)

Haccın temel direği olan rükn-ü Arefe günü öğleden sonra gün batıncaya kadarki zaman içinde yapılır, bunu kaçıran kimsenin haccı olmaz. Tüm dünya Müslümanlarının aynı gün aynı yerde yani Arafat’ta Allah’a yalvarmaları ve bağışlanma dilemeleri gerçekleşir. Allah da o gün başka günlere oranla daha fazla kişiyi cehennemden uzaklaştırmış oluyor. “Yıl içinde en faziletli gün Arefe,  hafta içerisinde en faziletli gün de Cuma günüdür” (Müslim)


HAC İBÂDETİ;  SEVAP BAKIMINDAN BEŞİKTEKİ ÇOCUĞUN BİLE İSTİFADE ETTİĞİ BİR İBÂDETTİR

Beşikteki bir bebek bile hac ibâdetine iştirak ettiğinde istifadesi çok büyüktür.

İbni Abbâs’dan (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (asm) Ravhâ denilen yerde bir grupla karşılaştı:

– “Siz kimlersiniz?” diye sordu Onlar:

– Biz Müslümanlarız peki sen kimsin? dediler. Hz Peygamber:

– “Ben Allah’ın Resulüyüm” buyurdu. Bunun üzerine içlerinden bir kadın  (kucağındaki) küçük bir çocuğu Peygamber’e doğru havaya kaldırarak:

– Bunun için de hac var mı? diye sordu Rasûl–i Ekrem:

– “Evet, ona hac,  sana da sevap vardır” buyurdu.


HAC İBÂDETİ; MADDİ OLARAK DA ALLAH’IN LÜTUF VE KEREMİNDEN İSTİFADE EDEBİLDİĞİMİZ BİR İBÂDETTİR

İbni Abbâs (ra) şöyle dedi:

“Ukâz, Mecinne (Micenne) ve Zülmecâz, İslâm öncesi dönemde meşhur panayır yerleri idi. Bu sebeple İslâm döneminde (bazı Müslümanlar) bu pazarlarda alış-veriş yapmayı günah sandılar. Bunun üzerine hac mevsiminde “Alış-veriş yaparak Rabbinizin fazl ve kereminden istifade etmenizde sizin için bir günah yoktur” (Bakara, 198) âyeti indi. (Buhârî)

Hac günleri bütün dünya Müslümanlarının senede bir kez bir araya gelip siyasi, ekonomik ve her türlü münasebetlerinin en yoğun olduğu günlerdir. Bu mübarek günlerde,  ibâdet ve manevi feyizden alıkoymayacak şekilde meşru olan her türlü ticaret yapılabilir. Bunun bir sakıncası olmadığı ayetle bildirilmiştir. Alışveriş ve ticaret yasağı yalnızca Cuma saatine mahsustur.


 HAC İBÂDETİ; MAHŞER MEYDANININ BİR NEVİ PROVASIDIR

Hac ibâdeti mahşerin bir numunesidir. Ölümü ve dünyanın faniliğini hatırlatıp hakiki bir kulluğa sebebiyet verir. Hem de ihlâsı kazandırır.

Hac mevsiminde Kâbe; mahşer yerini,

Hacca yolculuk; dünya zindanından çıkıp âhiret âlemlerine yolculuğu,

İhram; kefene bürünmeyi,

Vakfe; Arafat ve Müzdelife’de kıyameti, mahşer meydanını,

Telbiye; Allah u Teâlâ’nın emrinde olduğumuzu dile getirmeyi,

Tavaf; Meleklerin Arş’ın etrafında tavafını ve kalbin Rububiyet mertebesini tavafını,

Hacerül Esved’e dokunup öpmek ya da selamlamak; ezelde verdiğimiz söze bağlılığı,

Safa ve Merve arasındaki sa’y; sevap ve günahlarını; kalbin, nefis ile ruh arasında gidip gelmesini,

Kurban kesmek; Kurbanın uzuvları karşılığı nefsinin bütün uzuvlarının cehennemden kurtuluşunu, nefsini hevesattan menetmekle ve ubudiyete sarılmakla nefsimizi kurban ettiğimizi anlatır.

Bütün hacı adaylarının renk, ırk, dil ve statü ayrımı gözetilmeden bembeyaz ve aynı tip ihram içinde bulunmaları ve ihramın kefene benzetilmesiyle ve birçok kimsenin kefeni andıran ihramı giymesiyle “Her nefis ölümü tadıcıdır” (Al-i İmran-185) gerçeği fiili olarak da hissedilmiş oluyor ki; bu hal ihlâsı kazanmanın en te’sirli sebeplerinden biri olarak tavsif edilen ölümü hatırlatır. Hem insanı gurur ve kibirden kurtarır, bu cihetle de ihlası kazanmaya vesiledir.


HAC İBÂDETİ;  HAKİKATİNE ERMEKTİR

Hac ibâdeti; Allah’ın tüm kâinatı kuşatmış geniş kudret ve büyüklüğüne karşı pek çok Müslümanın aynı anda ve geniş bir şekilde yaptığı bir ibâdettir. Bu geniş ubudiyet  sesleriyle bütün kâinata ilan edilir. Çünkü  Allah’ın büyüklüğünü, kâinattaki bütün büyük maksatların O’na ait olduğunu idrak ve ilan etmektir. Ve her bir  bir basamak hükmüne geçerek ruhun manevi makamlarda yükselişine sebep olur.

“İşte hacda pek kesretli   denilmesi bu sırdandır. Çünkü hac-ı şerif bil’asale (bizzat) herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir.”

Hacca giden bir Müslüman’ın hali, çok özel bir günde komutanının huzuruna çıkmış bir askerin haline benzer. O asker o özel günde, o güzel bayramda komutanın iltifat ve hediyelerine mazhar olur.

Bir hacı cahil ve avam da olsa hac ibâdetiyle çok mertebeleri aşmış ve rabbinin bir nevi huzuruna çıkmıştır. Çok özel bir ibâdetle çok özel bir yakınlıkla şereflenmiştir. Ve o hacının o mübarek hal ve heyecanını ancak  sesleri teskin edebilir.


HAC İBÂDETİ; BU ÜMMETİN SAADET VE ŞEFAATİNE SEBEP OLAN RESÛL-İ EKREM’İN (ASM) ŞAHS-I MANEVÎSİNİ YAKÎNEN BİLMEK DEMEKTİR

Peygamber Efendimizin (asm) şahs-ı manevîsinden anlaşılması gereken; Peygamberimizin davası ve geçmiş ve geleceğin dahi peygamberi olmasıdır.

     Dünya; imamı Peygamber Efendimiz (asm) olan bir mescid (cami) hükmündedir.

Mekke ise; bir mihraptır. İslam’ın ilk olarak ortaya çıktığı ve Peygamber Efendimiz’in (asm) imâni hakikatlerin bildirilmesinde imamlık ettiği mekân.

Medine ise; Peygamberimizin bir minberi hükmüne geçmiştir. İslamiyet’in fiili olarak yaşanmaya başlandığı güzel ahlakın temellerinin atılıp, ders verildiği yer.

Hac ibâdeti, Efendimizin (asm) ve sahabelerinin vazifelerini yaptıkları yerlerde yapılması münasebetiyle derin tefekkürlere sebep olur.


HAC İBÂDETİ; BİR TÜR KİŞİLİK EĞİTİMİDİR

Hac ibâdeti, insana hem maddi bir hazırlık hem de sağlığını kontrol ettiren bir ibâdettir. Çünkü sağlıklı olan kimse ibâdetini daha huzurlu yapabilecektir.

Hac ibâdetini yerine getirebilmek için gerekli belli bir miktar parayı veya imkânı hazırlaması, bunun için birikim yapması kişiyi tasarrufa yöneltiyor.

Hac insana meşakkati lezzete çevirmeyi öğretiyor. Allah için yaptığı bu yolculukla kişi meşakkatlere dayanma gücünü artırmış oluyor ve manen terbiye ediliyor.

Hac bir medeniyet dersidir. İnsana birlikte yaşamayı, başkalarıyla uyumu ve bunlarla beraber düzen ve disiplinle yaşamayı öğretiyor.

Hac hem bireysel, hem sosyal hem de kültürel açıdan gelişmek, tanışmak, kaynaşmak için adeta uluslararası bir konferans niteliğindedir. Çünkü hacılar başka hiçbir yerde görülemeyecek kadar çeşitli, farklı dilleri, ırkları, davranışları olan kişileri görme ve gözleme imkânı bulurlar.

HAC İBÂDETİ; KARDEŞLİK DUYGULARINI PEKİŞTİRİR, İSLAM’IN BİRLİK VE BERABERLİK DİNİ OLDUĞUNU ANLATIR

Hac, çeşitli Müslüman ülke insanları arasında kardeşlik kurulmasına yardımcı olur. İslâm dininin birlik ve beraberlik dini olduğu, hacda daha kolay anlaşılır. Bütün insanların eşit ve kardeş olduğu idrak edilir.

 

2017 yılı Diyanet Hac Organizasyonu ile hac yapmak isteyen kardeşlerimizin aşağıdaki esaslar çerçevesinde kayıtlarını yaptırarak organizasyonumuza katılmalarını bekliyoruz.

Telefon: 00 45 81 61 62 20
               00 45 33 23 03 13
Mail : hac@danimarkatdv.org
          kopenhag.musavirlik@diyanet.gov.tr

HAC KAYIT ŞARTLARI
 


 

 

      MEKKE'DE BAZI ZİYARET YERLERİ Yazdır
          Hira
       Hira Mağarası’nı veya Hira Mağarası’nın bulunduğu Nur Dağı’nı ziyaret etmek, ibadetin bir parçası değildir. Ancak bir Müslüman, Mekke-i Mükerreme’de bulunduğu sürece Hz. Peygambere ilk vahyin geldiği Hira Mağarası’nın bulunduğu Nur Dağı’nı en azından uzaktan defalarca seyredecektir.
       Hira mağarası, Nur Dağı’nın zirvesinden 15 m. aşağıda dağın kuzeyine bakan tarafında yer almaktadır. İçerisinde bir kişinin kalabileceği kadar bir alan vardır. Mekke-i Mükerreme’ye bakan tarafında bir açıklık bulunmaktadır. Bu açıklıktan Kâbe-i Muazzama görülebilir. Ancak bu gün çevredeki yapılaşma nedeniyle sadece Mescid-i Haram’ın minareleri görülebilmektedir.
       Hz. Peygamber, 35 yaşından itibaren burada inzivaya çekilmeye, orada günlerce kalarak tefekkür etmeye başlamıştır. İlk vahiyler olan Alâk sûresinin ilk 5 ayeti böyle bir inziva esnasında burada inmiştir.
       Mutasavvıflar, O’nun Nur Dağı’ndaki itikâfını, Hz. Musa’nın Tur Dağı’ndaki halvetiyle kıyaslarlar, inziva ve itikâfın önemini vurgulamak için Hira tecrübesine işaret ederler.
Hakikati arayış içerisinde olan Hz. Peygamber, câhiliyye’nin hüküm sürdüğü Mekke’nin hareketli hayatından uzaklaşıp, kendisini dinleyebilmek, kâinat hakkında tefekkür edebilmek amacıyla geliyordu Hira’ya. Orada inen ilk vahiylerle hem kendisini, hem de Rabbini bulmuştu. Çünkü O, vahiyle, Kur’an’la buluşmuştu.
       O günkü Mekke’ye nispetle çok daha fazla yoğun ve yorucu bir hayatın içinde olan günümüz insanı, Hz. Peygamber’in bu inzivasına benzer bir inziva tecrübesini belki de hiç yaşamamıştır. Sürdürdüğü o hızlı tempolu modern hayatında “inziva” ve “tefekkür” kavramları, belki de hiç yer almamıştır. Doğrusu ne kendini dinlemeye, ne hakikati tefekkür etmeye, ne de Allah’ın gönderdiği vahiyle, Kur’an’la baş başa kalmaya yeterli zamanı olmuştur. Namaza ayırdığı kısa zaman dilimlerinden başka, belki de kâfi derecede zaman ayıramamıştır kendini ve Rabbini tanımaya. Yaşadığı modernite, ister istemez sürekli uzaklaştırdı ve yabancılaştırdı onu Hira’nın armağanı Kur’an’dan ve vahyin öğretilerinden. Birçokları için bu ve buna benzer gerçekleri düşünebilmesi için Mekke-i Mükerreme’ye geliş, bir fırsattır. Hira, bu acı gerçekle yüzleşmenin bir anlık da olsa düşünüldüğü, hatırlandığı yerdir. Hz. Peygamber’i vahiyle buluşturan Hira, ziyaretçiyi de buluştur40
malıdır vahiyle, Allah’ın Kitabıyla. Hz. Muhammed’in hayatını değiştiren Hira’nın Kitabı, onun hayatını da değiştirmeli, ona da hayat vermelidir.
        Hira’yı anlamak, vahyi anlamaktır, Kur’an’la yeniden buluşmaktır. Hira, hakikati arayan için inzivaya ve tefekküre olan ihtiyacı hatırlamaktır.
      “Hani, o ikisi mağarada iken arkadaşına: ‘Üzülme! Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Tam o sırada Allah ona serinkanlılık indirdi ve onu sizin görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin planını da alaşağı etti...” (Tevbe sûresi, 9/40)
         
          Sevr
       Sevr Mağarası’nı ziyaret etmek de ibadetin bir parçası değildir.
       Hicret sırasında Resûlullah (s.a.s.), Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte müşriklerden korunmak amacıyla içine girerek sığındıkları ve üç gün kaldıkları yere Sevr mağarası denmektedir. Sevr Dağı, Mekke’nin güney batısında yer almaktadır. Yemen yolu üzerinde Mekke’den 5 km. uzaklıkta yer alır. Hayli yüksektir. Bu mağara, Sevr Dağı’nın tam tepesinde bulunmaktadır. İki üç kişinin sığacağı kadar bir alanı vardır. Kur’an-ı Kerim’de de bu mağara zikredilmektedir. (Tevbe sûresi, 9/40)
Mekkelilerin, kendisine suikast düzenleyeceği haberini alan Hz. Peygamber, sıcak sebebiyle herkes öğle uykusundayken Hz. Ebu Bekr’in evine gelir. Ona, kendisine hicret emri verildiğini söyler. Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra ikisi, doğru Sevr Dağı’nın zirvesine çıkarlar. Aslında Medine’ye hicret etmelerine rağmen, sırf suikastçıları şaşırtmak için strateji gereği Medine istikametine değil de, tam ters istikametteki Sevr’e tırmanırlar.
       Allah Resûlü, her zaman olduğu gibi, bu seferinde de her türlü tedbiri almıştır. Yol arkadaşı olarak Hz. Ebu Bekr’i seçmiş, ücretini ödeyerek onun devesini almış, yol için gerekli yiyecek ve su hazırlanmış, kılavuz tutulmuş, arkalarından izlerini kapatması için bir davar sürüsü ayarlanmış ve Mekke’den günlük haber getiren bir haberci kullanılmıştır. Bütün bu tedbirlerden sonra Sevr Dağı’nın zirvesindeki birkaç kayanın üzerini kapattığı, üç tarafı insan girebilecek kadar açık olmasına rağmen mağarayı andıran büyükçe bir kayanın altına gizlenmişlerdir. Ancak, her tarafta onları arayan müşrikler üç gün sonra mağaranın ağzına kadar gelmişlerse de, Allah bu iki hicret yolcusunu korumuştur. Kur’an, bu sahneyi şöyle anlatmaktadır:
       Hani, o ikisi mağarada iken arkadaşına: ‘Üzülme! Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Tam o sırada Allah ona serinkanlılık indirdi ve onu sizin görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin planını da alaşağı etti...” (Tevbe sûresi, 9/40)
       Buradan anlaşılıyor ki, Hz. Ebû Bekr, müşriklerin Hz. Peygamber’e bir zarar vermesinden korkmuş, Peygamberimiz ise onu Allah’ın kendileriyle beraber olacağını hatırlatarak teskin etmiştir. Gerçekten de bu kadar tedbiri aldıktan sonra Allah’a tevekkül etmekten başka çareleri olmayan bu iki kulundan Yüce Allah yardımını esirgememiş, elçisine önce “serinkanlılık” indirmiş, ardından da onu “görünmeyen ordularıyla” destekleyerek korumuştur. Kimsenin göremediği ve mahiyetini bilemediği bu ordular, müşriklerin mağaranın ağzından geri dönmesini sağlamıştır. Onların gitmelerinden sonra bu iki yolcu Medine yolculuğuna devam etmişlerdir.
       Sevr’i anlamak, Hz. Peygamber’i doğru anlamakla mümkündür. Her yönüyle “güzel bir örnek olan” Allah Resûlü, suikastçılardan korunmak için, gayet yerinde bir strateji uygulayarak bu konuda da örnekliğini göstermiştir. Mekke şartlarında yaşayan herhangi bir insanın yapması gerekenleri yapmış, alması gereken tedbirleri almış, eskilerin tabiriyle “esbaba tevessül etmiş”, ondan sonra “Allah bizimle beraberdir” diyerek tevekkül etmiştir. “Nasıl olsa Allah beni korur” diye devesine binip doğru Medine yoluna koyulmamış, ters yöne gidip, Sevr’de üç gün gizlenerek müşrikleri yanıltmıştır. Dikkat edilirse bu yolculukta Allah’ın yardımı tam zamanında yetişmiştir. Zaten, kendisine yardım edenlere (Onun koyduğu ölçülere göre hareket edenlere) Allah’ın da yardım etmesi, O’nun değişmez bir kanunudur.
       Sevr’i anlamak, sünneti, hikmeti, basireti, tedbiri, tevekkülü, Allah’ın yolunda olmayı ve Allah’ın yardımını anlamakla mümkündür. Tedbir almadan tevekkül etmek nasıl doğru olmazsa, esbaba tevessül etmeden, gerekli tedbirlere başvurmadan ilâhî yardım beklemek de doğru değildir. Kısaca Sevr, sünneti ve stratejiyi anlamak demektir. Sevr ziyaret edilirken bunları yeniden anlamaya çalışmalıdır.
 
          Arafat
       Yukarıda açıklandığı gibi umre ibadeti, Kâbe’yi tavaf ve Safa-Merve arasında sa’y ile gerçekleşir. Umrede ibadet olarak Arafat, Müzdelife ve Mina’da yapılacak herhangi bir iş ve davranış yoktur. Ancak umre ibadeti için Mekke-i Mükerreme’ye gelenler, Hac ibadetinin en önemli rüknü olan Arafat vakfesinin yapıldığı yeri ve Haccın vaciplerinden olan Müzdelife vakfesinin yapıldığı yer ile cemeratın icra edildiği Mina’yı ziyaret etmek isterler. İbadete ilişkin olarak buralarda yapılacaklar, hac ibadeti ile ilgilidir. Haccın en önemli rüknü olan Arafat vakfesi, Arafat’ta gerçekleştirilir. Hacda ayrıca Müzdelife vakfesi de vardır. Bunun yanında Mina’da yapılacak birtakım fiil ve davranışlar da yine hac ibadetine ilişkindir.
       Kelime olarak Arafat, “bilme, anlama, tanıma” ve “güzel koku” gibi manalara gelen bir kökten gelmiştir. Dünyanın her tarafından gelen insanların bu yerde birbirleriyle görüşüp tanışmaları veya günahlarını itiraf ederek Allah’tan af dilemeleri, affedilmelerinden sonra günah kirlerinden temizlenip Allah katında güzel bir kokuya sahip olmaları sebebiyle Arafat’a bu adın verildiği ileri sürülmüştür.
       Hac esnasında Arafat’ta vakfe, bütün dünya müslümanlarını temsilen gelen heyetlerin oluşturduğu dünyada eşi benzeri görülmeyen bir zirvedir. Sadece Müslüman olan ülkelerden gelenlerin değil, diğer ülkelerde yaşayan müslümanların da katıldığı büyük bir ibadet toplantısıdır. Ancak bu büyük toplantının müslümanlar ve insanlık açısından çok büyük potansiyel faydaları vardır. Geçmişte olduğu gibi, dinî, ilmî, içtimaî ve de siyasî meselelerini konuşup çözüme kavuşturabilecekleri modern anlamda organizeli, düzenli, disiplinli bir kongre olamasa da, gönüllerin, ruhların uzlaşması vardır orada. Dilleri, ırkları, renkleri, kültürleri ve coğrafyaları farklı olmasına rağmen, inançları, duyguları, dertleri, dilekleri ve duaları aynı olan milyonların yürekleri ve yanık yakarışları vardır Arafat vakfesinde.
Arafat, insan türünün geçici yurdu Dünya ile ilk buluştuğu noktadır. İnsanlığın başladığı yerdir âdeta. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi mahiyetindeki Veda Hutbesini okuduğu yerdir. Bu kutsal mekânı ziyaret ederken kişi, kendini daha iyi tanımak, yolunu daha iyi tanımak, hayat yolculuğundaki yerini tanımak ve sonuçta Rabbini tanımak için neler yapabileceğini, bundan böyle nasıl bir yol izleyeceğini düşünmelidir. Çünkü insan olarak kendini, yeryüzündeki görevini ve sorumluluğunu doğru bir şekilde kavrayabilen kişiler yolunu şaşırmaz.
       İnsan olarak kendimizi tanıyamazsak yolumuzu şaşırırız. Sonuçta hem kendimize hem de çevremize ve diğer yaratılmışlara karşı zararlı bir unsur hâline geliriz. İnsanlık tarihinde en acımasız, en kirli, en kötü yönelişlere de tanık olmak mümkündür, en güzel, en erdemli yönelişlere de. Önemli olan bu yelpazede bizim yerimizin bugüne kadar neresi olduğunu keşfedip bundan sonra neresi olması gerektiğini belirleyebilmektir. Bunun için Arafat önemli bir fırsattır. Çünkü Arafat marifettir.
       Cebel-i Rahme, Arafat’ın doğu tarafında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in eteğinde Arafat vakfesini yaptığı tepeciktir. Allah Resûlü (s.a.s.), Arafat vakfesini sırtını Rahmet dağına verip Kıbleye dönerek bu tepeciğin eteğinde yapmıştır. Bazı rivayetlerde burası, Âdem (a.s.) ile Havva validemizin Cennetten indikten sonra dünyada ilk defa buluştukları yer olarak anlatılmaktadır.
Rahmet dağı, Arafat düzlüğündeki yegâne tepeciktir. Dağın tam tepesinde dikdörtgen bir sütun bulunmaktadır. Bu sütunun dinî bir niteliği yoktur. Bu tepeye tırmanmak da Sünnet değildir. Bu tepeciğin eteğinde yer alan ve Osmanlılardan kalmış bulunan eserler izale edilmiş, buradaki sebillerden kalan son çeşme de en son 2005 yılında kaldırılmıştır. Halen bu tepenin yanında Osmanlı döneminden kalma yıkık bir su deposunun kalıntıları ve diğer bazı kalıntılar bulunmaktadır.
 
           Nemire Mescidi
       Arafat’ta bulunan büyük bir camidir. Arefe günü öğle ve ikindi namazları cemeat-i kübra (büyük cemeat) ile cem-i takdim (usulüne göre birleştirilerek) bu camide kılınır ve burada hutbe okunur.
       Veda haccında Allah’ın elçisi (s.a.s.) için burada bir çadır kurulmuş ve Hz. Peygamber burada namaz kıldırıp hutbe okumuştur. Daha sonra buraya etrafı duvarla çevrilerek bir sahra mescidi yapılmış ve bu cami tarih boyunca pek çok defalar yenilenmiş ve genişletilmiştir.
       Son hâliyle içinde yaklaşık üç yüz bin kişinin namaz kılabileceği altı minareli bazı yerleri iki katlı bir cami hâline gelmiştir.
 
          Müzdelife ve Meş’ar-i Haram
       Müzdelife, Harem sınırları içinde Arafat ile Mina arasında kalan bir bölgenin adıdır. Haccın vaciplerinden Müzdelife vakfesi burada yapılır. Kur’ân-ı Kerim’de geçen Meş’ar-i Haram da buradadır. Hacılar, Arafat dönüşü gece Müzdelife’de akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kılarlar.
       İnsanların toplandığı bir yer olması münasebetiyle buraya Müzdelife dendiği rivayet edilmektedir. Başka bir rivayete göre, Hz. Âdem ile Hz. Havva burada birleştikleri için buraya Müzdelife denilmektedir.
       Müzdelife ziyareti sırasında kişi, Yüce Allah’ı hayatında ne derece andığının bir muhasebesini yapmalıdır. Çünkü Müzdelife’deki Meşar-i Haram, Kur’an’da, insanların Allah (c.c.)’ı çokça zikretmeleri emriyle birlikte geçmektedir. Allah Resûlü (s.a.s.), burada akşam ve yatsı namazını birleştirerek kıldırmış, sonra da Kuzah Dağının eteğinde istirahat buyurmuştur. Sabahleyin de burada vakfe yapmıştır.
       Kuzah Dağı, bugün Meşar-i Haram mescidi olarak anılan mescidin yakınında yer almaktadır. Eskiden Müzdelife gecesi burada ateş yakılırmış.
       Müslümanın övgüye lâyık en önemli niteliklerinden biri, her daim Allah’ı anması, ve O’nu unutmamasıdır. Yüce Allah, “Beni anın ki ben de sizi anayım...” (Bakara sûresi, 2/152)
buyurmaktadır. Gerek genişlik ve rahatlık zamanlarında ve gerekse sıkıntılı ve zor zamanlarda Allah’ı anan kişi, her zaman Allah’ın yardımını yanında bulur. Müzdelife, bu nitelik karşısındaki konumumuzu değerlendirme yeridir. Bu bakımdan “…Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın ettiğinizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin. Onu, size gösterdiği gibi zikredin...” (Bakara sûresi, 2/198) ayetinde özellikle, Allah’ı, üzerinde anmamız zikredilen Müzdelife’yi ziyaret ederken O’nu anma ve unutmama konusundaki konumumuzu gözden geçirmeli, bu açıdan bir nefis muhasebesi yapmalıyız.
 
          Mina
       Arafat’tan Mekke-i Mükerreme’ye doğru yol alırken Müzdelife’den sonra Mina’ya gelinir. Mina, etrafı dağlarla çevrili bir vadidir. Doğudaki başlangıcı, Vadi-i Muhassir, batı sınırı ise Akabe’dir. Mescid-i Haram’dan yaklaşık iki km. uzaklıktadır. Mescid-i Haram’ın kuzey doğusuna düşer.
       Zilhicce’nin sekizinci günü hacılar sabah namazını Harem’de kıldıktan sonra Mina’ya hareket ederler. Zilhicce’nin sekizinci günü öğle, ikindi, akşam, yatsı ve zilhiccenin dokuzuncu günü sabah namazını burada kılarak Arafat’a hareket ederler. Arafat dönüşü de Zilhicce’nin onuncu, on birinci ve on ikinci günleri burada kalınır ve Hac menasikinden cemerata taş atma, kurban kesme ve tıraş olma fiil ve davranışları burada yerine getirilir.
       Allah Resûlü (s.a.s.), Mina’da, Mescid-i Hayf’ın bulunduğu yerde kalmış ve orada namaz kılmış, hutbe okumuş ve tıraş olup kurbanlarını kesmiştir. Günümüzde Mina, bir çadır kent hâline gelmiştir. Hacılar için buraya modern ve kalıcı çadırlar yapılmıştır. Bu çadırlarda hacılar, rahat bir şekilde kalabilmektedirler. Hacıların bu çadırlarda kalacağı günlerde doğal ihtiyaçlarını rahat bir şekilde karşılayabilecekleri düzenlemeler yapılmaktadır.
Mina’nın başlangıç noktasındaki Muhassir bölgesi, filleriyle Kâbe’yi yıkmak üzere gelen Ebrehe ordusunun, sürü sürü kuşlar tarafından atılan taşlarla hüsrana uğratıldığı yerdir.
       Mina; aşırı istek, arzu demektir. Mina, Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in, Allah’a olan aşklarının sınandığı yerdir. Bu sınavda Hz. İbrahim, ahir ömründe kendisine verilen biricik oğlunu Allah için kurban etmek; İsmail ise, bu uğurda canını vermek gibi çok ciddi bir sınavdan geçmektedirler. Bir tarafta Allah’ın emri ve aşkı, diğer tarafta ise ciğerparesi vardır ve her ikisi de sınanmaktadır. Allah sevgisi mi, evlat sevgisi mi? Allah sevgisi mi, yaşama arzusu mu? Hz. İbrahim, durumu oğluna açar ve görüşünü sorar. Hz. İsmail’in cevabı kısa ve nettir: “Babacığım! Sana emredileni yap! Beni sabredenlerden bulacaksın!” (Saffât sûresi, 37/102) Bu cevap üzerine Hz. İbrahim, sevgili oğlunu Allah yolunda kurban etmeye karar verir ve Mina yolunu tutar. Allah’ı her şeyden, herkesten daha çok sevdiğini, Allah’a olan aşkının her şeyin üstünde olduğunu ispat etmek üzere çıkar yola. Ancak, peygamber de olsa, baba olabilmek için neredeyse tam bir asır bekleyen bir insan olan Hz. İbrahim’in karşısına o esnada şeytan çıkar. Bu kez, bir tarafta Allah’ın emri, diğer tarafta şeytanın vesvesesi vardır. Ve İbrahim’i kararlılık ağır basar. Hz. İbrahim, tercihini Allah sevgisinden, ebedî aşktan yana kullanır. Kendisini Allah’a yaklaştıran yolda karşısına çıkan şeytanı, bugün taşlamanın yapıldığı yerlerde defalarca taşlar. Neticede baba-oğul ikisi de Allah’ın emrine teslim olurlar ve bu ağır sınavı kazanırlar. (Saffât sûresi, 37/103-107)
       İşte Mina, can, mal, mülk, mesken, evlat, eş, kardeş, ticaret, aşiret, mevki, makam, rütbe vb. fani sevgilerin aşıldığı, Allah sevgisinde zirveye ulaşıldığı yerdir. Mina’yı ziyaret ederken iç dünyamızı bir gözden geçirmeli ve Allah sevgisi karşısındaki konumumuzu bir değerlendirmeye tabi tutmalıyız. Allah sevgisi mi, diğerleri mi? Bize verilen nimetler ve imkânlar, bizleri Allah sevgisine mi götürüyor, yoksa O’nun yolunda birer engel mi teşkil ediyor? Diğer bir ifade ile kişi, Hz. İbrahim ve İsmail misali, en çok sevdiği varlıklarını, Allah sevgisi uğruna feda edebiliyor mu? Bu noktada Allah’ın müjdesine mi itibar ediyor, yoksa şeytanın vesvesesine mi? Aslında Hz. İbrahim ile oğlunun sınavıyla, bugün bizim sınavlarımız pek farklı değildir. Ancak İbrahimî tavır takınmanın çok zor olduğunda şüphe yoktur. Bu zorlu sınavda diğer sevgiler ağır basıyorsa, burada yapılacak şey, Allah’tan istiğfar dilemektir. Nitekim ayette de Allah’tan bolca bağışlanma dilenmesi emredilmektedir.
 
           Hayf Camii (Mescid-i Hayf)
       Mina’nın kuzeyindeki dağın eteğinde Cemre-i suğra’ya (küçük şeytan) yakın bir yerde büyük bir cami bulunmaktadır. Yukarıda da belirtildiği üzere Allah Resûlü (s.a.s.), bu camiin bulunduğu yerde kalmış, namaz kılmış ve hutbe okumuştur. İlk önce etrafı çevrilerek bir sahra mescidi hâlinde düzenlenen bu cami de tarih boyunca pek çok defalar yeniden yapılmış ve genişletilmiştir. En son olarak Suudi Arabistan tarafından yapılan yeniden yapım ve genişletme ile dört minareli büyük bir cami hâline getirilmiştir.
 
          Akabe
       Mina’da bulunan Cemre-i Kübra (büyük şeytan)dan Mekke-i Mükerreme istikametine doğru az ilerde sağ tarafta bir mescit bulunmaktadır. Bu mescide Akabe Mescidi veya Biat Mescidi denmektedir. Bu mescidin bulunduğu yerde tarihin akışını değiştiren biat olayı yaşanmıştır. Bu büyük olayın anısına yapılan bu mescid, tarih boyunca birçok defa yenilenmiştir. Bizim için önemli olan, bu mescidin bulunduğu yerin hatırasıdır. Burası, hac mevsiminde Medine’den gelen sahabilerin Resûlullah (s.a.s.) ile buluşarak ona biat ettikleri yerdir.
Bilindiği gibi Resûlullah (s.a.s.), bütün benliğiyle insanları hidayete ulaştırmak için çabalıyordu. Bu hususta elinden gelen bütün gayreti gösteriyordu. Resûlullah (s.a.s.)’ın uzun süren bu gayretleri nihayet önemli bir karşılık bulmuştu. Bir hac mevsiminde Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Yesrip’ten gelen ve Hazrec kabilesine mensup bulunan altı kişiyle karşılaştı ve onlara İslâm’ı tebliğ etti. Bu kişiler son bir peygamber geleceğini Yahudilerden duymuşlardı. Bu Hazreçliler, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün davetini kabul ettiler ve Müslüman oldular.
       Bir sene sonra Medine’den on iki kişi Müslüman olarak gelip Allah Resûlü (s.a.s.)’ne burada biat ettiler. Bu yapılan biata ‘Birinci Akabe Biatı’ denildi. Bu biattan sonra Resûlullah (s.a.s.), Musab b. Umeyr (r.a.)’ı Kur’an-ı Kerim’i ve İslâm’ı onlara öğretmek üzere görevlendirerek yanlarına verdi.
       Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’in ve bu sahabilerin gayretleri sonucu ertesi sene, Medine’den yetmiş iki erkek ve iki de kadın, Allah Resûlü (s.a.s.) ile Akabe’de buluştular. Allah Resûlü (s.a.s.)’ne biat ederek onu canları, malları ve ırzları gibi koruyacaklarına söz verdiler. Ayrıca Resûlullah (s.a.s.)’ı Medine’ye hicret için davet ettiler. Bu biatte Hz. Peygamber’in amcası Abbas (r.a.) da bulunmuş ve Medinelilere verdikleri söz ile nasıl büyük bir tehlike ile karşı karşıya geleceklerini anlatmıştır. Verdikleri sözün ne anlama geldiğini açıklayarak, Allah Resûlü (s.a.s.)’nü koruyamayacaklarsa onu Medine’ye çağırmamalarını ve Mekke’de tebliğine devam etmesinin gerekliliğini söylemiştir. Onlar, biatlarının ne anlama geldiğini bildiklerini ve İslâm için bütün bu tehlikeleri göze aldıklarını söyleyerek söz verdiler.
Bu biatla Hicret’in de yolu açılmış oldu ve tarihin akışını değiştirecek büyük değişim süreci hız kazandı. Bu, İslâm dininin insanlara ulaştırılması için artık Medine-i Münevvere’nin merkez seçilmesi anlamına da geliyordu. Dolayısıyla Yesrib’in Medine-i Münevvere’ye dönüşüm süreci de böylece başlamış oldu.
 
          Akabe Mescidi
       İşte Akabe, bu büyük olayın yaşandığı yerdir. Akabe’den geçerken Müslüman, bu kuytu köşede Resûlullah (s.a.s.)’ın İslâm’ı nasıl güçlüklerle insanlara ulaştırdığını, bunun için ne kadar sıkıntılar çektiğini ve ilk müslümanların İslâm için nasıl hayatlarını, mallarını, canlarını ve her şeylerini ortaya koyduklarını bir kez daha hatırlamalı ve İslâm için ne yapıp yapamadığı hususunda kendi konumunu bir gözden geçirmelidir.
       Akabe biatları, Medineliler için hayatlarının olumlu anlamdaki en büyük değişimi idi. Acaba kutsal iklime yaptığımız yolculuk olumlu anlamda bizim hayatımızda ne gibi bir değişim meydana getirecektir? Bundan böyle Hz. Peygamberin getirdiği evrensel ilkeleri benimseme ve hayata geçirme bağlamında hayatımızda herhangi bir gelişim olacak mıdır? İşte Akabe’de bunun muhasebesi yapılmalıdır.
 
          Cin Mescidi (Mescid-i Cin)
       Cinlerin Hz. Peygamber (s.a.s.)’den Kur’ân-ı Kerim dinleyerek iman edip kendisine biat ettikleri yer olarak ifade edilen mahalde Cin Mescidi adıyla bir mescit bulunmaktadır. Bugün burada bulunan mescidin yerinde daha önce eskiden yapılmış bir mescit bulunmaktaydı. Bu mescidin de tarih boyunca pek çok defa yenilendiği anlatılmaktadır. Rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (s.a.s.), yanına Abdullah b.Mesud (r.a.)’u alarak bu mescidin olduğu yere gelir. Bir daire çizer. Abdullah b.Mesud’dan onun dışına çıkmamasını ister. Cinler burada Allah elçisini dinlerler, ona biat ederler ve Müslüman olurlar.
       Bu mescidi ziyaret etmek de ibadetin bir parçası değildir. Ancak burayı ziyaret eden Müslüman kendisine yol gösterici olarak verilmiş bulunan Kur’ân-ı Kerim’in, görünen ve görünmeyen idrak sahibi varlıkları nasıl etkilediğini ve bu büyük kılavuzu idrak sahiplerine ulaştırmak için ne denli gayret sarf etmesi gerektiğini düşünmelidir.
       Cin Mescidi, Mescid-i Haram’ın kuzeyinde ve 2 km. uzaklıkta bulunmaktadır.
 
          Mualla Kabristanı (Cennetu’l-Mualla)
       İçinde Hz. Hatice validemiz de dâhil olmak üzere pek çok sahabinin defnedilmiş bulunduğu Mekke’nin en eski kabristanı. Hz. Peygamberin oğulları Kasım ve Abdullah da burada defnedilmiştir. Ayrıca Ebu Talip ve Abdulmuttalip de bu kabristanda bulunmaktadır. Osmanlılar döneminde başta Hz. Hatice validemiz olmak üzere bazı sahabilerin kabirleri üzerinde kubbeler bulunmaktaydı. Kanunî, Hz. Hatice (r.a.)’nin kabri üzerine büyük bir kubbe yaptırarak buraya bir de türbedar tayin etmiştir. Mekke-i Mükerreme, Suud devletinin yönetimine geçtikten sonra kabristandaki kubbeler yıkılarak mezarlar düzlenmiştir.
        “Âdemoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır.Üç kimse bundan müstesnadır.Kesintisiz sadaka(sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (talebe, ilim öğrenme vasıtaları / eser)bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocukyetiştirenler.”Hadis-i şerif
(Müslim, Vasıyye, 14; Ebû Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36)
      
       Peygamber Efendimizin Doğduğu Ev (Mevlid-i Nebî
)
       Hz. Peygamber (s.a.s.)’in doğduğu evin bulunduğu yerin ziyaret edilmesi de ibadetin bir parçası değildir.
       Peygamber Efendimizin doğduğu evin yeri, bugün Mekke kütüphanesi olarak kullanılan binanın bulunduğu yerdir. Harem-i Şerif’in kuzeyinde, yaklaşık 300 metre uzaklıktadır. Burada Allah Resûlü’nün dedesi Abdulmuttalib’in evi varmış. Sonra oğulları arasında paylaştırılmış ve bugünkü Mevlid-i Nebî’nin, yani kütüphanenin bulunduğu yer, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün babasına verilmiş, ondan da Allah Resûlü (s.a.s.)’ne intikal etmiş.Buraya ‘Peygamberin doğduğu yer’ anlamında ‘Mevlid-i Nebî’ denmektedir. Tarih içerisinde Peygamber Efendimizin doğduğu ev birçok defa el değiştirmiş, sonunda Harun Reşid’in annesi Huzeyran Hanım burayı satın alıp mescide dönüştürmüştür. Tarih boyunca birçok defa tamir edilmiştir. Bugünkü yapının, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapıldığı ifade edilmektedir. Eski bina yıkılarak yeniden yapılmak suretiyle şimdiki hâline getirilmiştir. Daha sonraları kütüphane hâline getirilen bina Mekke Evkaf İdaresine devredilmiştir.
       Burayı ziyaret eden Müslüman’ın hatırlaması gereken en önemli olay, belki de bu mıntıkada ilk müslümanların karşılaştıkları sıkıntılar ve işkencelerdir. Özellikle de müslümanlara karşı boykot olayında müslümanların bu bölgede çektiği büyük acılardır. İslâm’ın insanların gönlüne ulaşmasına engel olamayan Mekkeli müşrikler, bu defa değişik ve çok acımasız bir yöntemle Hz. Peygamber (s.a.s.)’in davetini engellemeye yöneldi. Müslümanları boykota karar verdiler ve onları, o zaman Şi’b-i Ebi Talib denilen bu bölgede kuşatma altına alarak onlarla her türlü ilişkiyi kestiler. Müslümanları açlığa mahkûm ederek İslâm’ın önünü kesmek istiyorlardı. Kendileri her türlü sıkıntıya katlanan müslümanları, çocuklarının açlık çığlıkları ile yola getirmek (!) istiyorlardı. O zaman Müslüman olmanın bedeli çok ağırdı. Ama Hz. Peygamber (s.a.s.)’in çevresinde kenetlenen bir avuç Müslüman, en ağır sıkıntılara ve acılara imanları sayesinde katlandılar ve yıllarca süren bu çok ağır günleri de yüce Allah’ın yardımıyla geride bıraktılar..
       Bugün sahip olduğumuz insanî değerlerin bize kadar ulaşmasında ve İslâm nimetine nail olmamızda tahammül güçlerini aşan nice sıkıntılara ve acılara büyük bir fedakârlık, azim ve sebatla dayanan ilk müslümanların büyük payı vardır.
       Hiçbir sıkıntı çekmeden nail olduğumuz değerlerin kıymetini daha iyi anlamamıza ve ilk müslümanların hiçbir dünyevî karşılık beklemeden bu büyük nimeti başkalarına ulaştırmak için nasıl çaba sarf ettiklerini kavramamıza vesile olabilirse, bu ziyaret amacına ulaşmış olur.
 
          Hudeybiye
       Hudeybiye, Resûlullah (s.a.s.)’ın Mekke müşrikleri ile antlaşma yaparak İslâm davetinin önündeki en önemli engellerden birinin kalkmasını sağladığı yerdir. Mekke-i Mükerreme’ye yaklaşık 17 km. mesafede yer alan Hudeybiye, şimdiki tanımlama ile Eski Cidde Yolu üzerindedir. Harem sınırının hemen dışında yer aldığı ve yol üzerinde bulunduğu için Hudeybiye Mekke-i Mükerreme’de ikamet edenlerin umre için ihrama girdikleri yerlerden biridir.
       Yer olarak stratejik bir konumdadır. Mekke’den gelecekler uzaktan çok iyi görülebilir. Hudeybiye ile ilgili olarak ziyaretçiyi ilgilendiren en önemli şey, Hudeybiye kuyusu veya oralardaki birkaç tarihî kalıntı değildir. Buranın önemi, müslümanların burada Mekkeli müşriklerle yaptıkları Hudeybiye antlaşması ve sahabe-i kiramın Resûlullah (s.a.s.)’a hayatlarını ortaya koyarak biat etmesi ve bu biatın Kur’an-ı Kerim’de yer almasıdır.
Burada yapılan Hudeybiye antlaşması ile Mekkeli müşrikler, Medine’de kurulmuş bulunan İslâm devletini resmen tanımış oldular.
       Hudeybiye’nin ziyaretçi açısından hatırlanması gereken en önemli hatırası, sahabe-i kiramın burada Allah resûlü (s.a.s.)’ne hayatlarını ortaya koyarak biat etmeleridir. Şöyle ki; Allah Resûlü (s.a.s.), sahabe-i kiram ile birlikte (yaklaşık 1400-1500 kişi) umre yapmak üzere Medine-i Münevvere’den Mekke-i Mükerreme’ye hareket etti. Müslümanlar umreye niyet etmişler ve yanlarına kurbanlık develeri almışlardı. Savaş amacı taşımadığı için yanlarına silah almadılar.
       Her zaman olduğu gibi Resûlullah (s.a.s.), bu yolculuğunda da gerekli tedbirleri almış ve yapılması gereken hiçbir şeyi ihmal etmemişti. Bunun için Mekkelilerin durumunu öğrenmek üzere öncü birlik göndermiş, gerekli istihbarat faaliyetlerini yapmıştı. İstihbarat sonucu Resûlullah (s.a.s.), Mekkeli müşriklerin savaşmak için müttefiklerini topladıkları haberini aldı. Bunun üzerine her ihtimale karşı Medine-i Münevvere’den silahlar yola çıkarıldı.
Resûlullah (s.a.s.), ashabı ile Mekke-i Mükerreme’ye yaklaşık 80 km. uzaklıktaki Usfan’a ulaşınca, Halid b. Velid, Mekke’ye müslümanları engellemek için asker almaya gitti. Resûlullah (s.a.s.), gelişmeleri çok iyi takip ediyordu ve gerekli istihbaratı kusursuz olarak gerçekleştiriyordu. Bu gelişme üzerine Allah Resûlü (s.a.s.), yönünü değiştirerek Usfan’dan Hudeybiye’ye geldi.
       Hudeybiye’ye gelince Resûlullah (s.a.s.)’ın devesi kasva, çökmüş ve yerinden kaldırılamamıştı. Allah (c.c.)’ın fili hapsettiği gibi kendi devesini de Harem’e gitmekten alıkoyduğunu söyleyen Allah Resûlü (s.a.s.), burada konakladı ve Mekke’ye bir elçi gönderdi. Elçiye çok kötü davranan Mekkelilere ikinci defa Osman (r.a.) elçi olarak gitti. Kendisine tavaf yapıp ihramdan çıkması teklif edilen Osman (r.a.), Allah Resûlü (s.a.s.) ihramdan çıkmadan kendisinin de çıkmayacağını söyleyince, Osman (r.a.)’ı hapsettiler.
       Osman (r.a.)’ın gelmesi gecikti. Daha sonra Osman (r.a.)’ın şehit edildiği yolunda bir haber geldi. Bunun üzerine sahabe-i kiram, Kur’ân-ı Kerim’de övgüyle anlatılan meşhur biatı gerçekleştirdi. Orada bulunan bir Semure ağacının altında Allah Resûlü (s.a.s.) ile birlikte ölene kadar savaşacaklarına dair söz verdiler. Orada bulunan 1400 kişinin bu meşhur biatı Kur’ân-ı Kerim’in ifadesinden hareketle Bey’atu’r-Rıdvan adını aldı.
       Bu biatı haber alan Kureyşliler, korkuya kapılarak Hz. Osman’ı hemen serbest bıraktılar ve Süheyl b. Amr başkanlığında bir heyet göndererek Müslümanlarla meşhur Hudeybiye antlaşmasını imzaladılar. Antlaşma metnini Hz. Ali (r.a.) kaleme aldı. Antlaşmaya göre, müslümanlar o sene umre yapmayacaklar, umreye ertesi sene gelecek ve Mekke’de üç gün kalacaklardı. İki taraf on yıl savaşmayacak, Müslüman olan bir müşrik Medine’ye giderse geri verilecek, fakat irtidat eden bir kâfir geri verilmeyecekti. Allah Resûlü (s.a.s.), antlaşmayı kabul etti ve imzaladı. Daha sonra, kurbanlarını kesip ihramdan çıkan Allah Resûlü (s.a.s.) ve ashabı, 15- 20 gün Hudeybiye’de kaldıktan sonra geri dönmüşlerdir.
       Görünüşte müslümanların aleyhine olan bu antlaşma, o anda müslümanlara çok ağır geldi. Müslümanlar ihramdan çıkmakta ağır davrandılar. Eşiyle istişare eden Resûlullah (s.a.s.)’a, mü’minlerin annesi hemen ihramdan çıkmasını, bunu gören sahabenin de ihramdan çıkacağını söylemiş, Resûlullah (s.a.s.) burada eşinin tavsiyesi doğrultusunda hareket etmiş ve bu hareket sonucu sahabe-i kiram da derhal ihramdan çıkmıştır. Burada kadının görüşüne Resûlullah (s.a.s.)’ın verdiği değerin fiilî bir uygulaması vardır.
       Hudeybiye antlaşmasının müslümanlar açısından nasıl büyük bir siyasî zafer olduğu daha sonra anlaşıldı. Çünkü bu antlaşma ile İslâm davetinin önündeki en önemli fiilî engellerden biri kaldırılmış ve İslâmiyet hızla yayılmıştır. Sonuçta henüz antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra Mekkeli müşrikler antlaşmanın ilk aşamada müslümanların aleyhine görünen bazı maddelerinin iptalini istemeye başladılar ve üzerinden iki sene bile geçmeden antlaşmayı bozdular. Ancak bu süre zarfında İslâmiyet hızla yayılmış, Hayber fethedilmiş ve Medine’de kurulan İslâm Devleti büyük güç kazanmış ve kısa bir süre sonra da Mekke-i Mükerreme fethedilmiştir.
       Hudeybiye, Resûlullah (s.a.s.)’ın sabrının, ileri görüşlülüğünün ve stratejisinin fiilî göstergelerindendir. İslâm’ın tanınması, yayılması ve müşrikler tarafından bir güç ve kuvvet olarak görülmesi, Hudeybiye antlaşmasıyla olmuştur. Bu bakımdan İslâm tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir.
       Ziyaretçi, Hudeybiye’de sahabe-i kiramın Resûlullah (s.a.s.)’a bağlılığının derecesini, fedakârlığı, sabrı, stratejiyi, kadının görüşüne verilen değeri, basireti görecektir..
       Cirane
       Cirane, Taif ile Mekke-i Mükerreme arasındadır. Mekke-i Mükerreme’ye 29 km. uzaklıktadır. Allah Resûlü (s.a.s.)’nün Huneyn’den sonra umre yapmak için ihrama girdiği yerdir. Resûlullah (s.a.s.)’ın, Cirane’de bir süre kalmış olması ve oradan ihrama girerek umre yapmasının hatırasına buraya sonradan bir mescit yapılmıştır. Burada bir de su kuyusu bulunmaktadır. Günümüzde Cirane küçük bir yerleşim birimi hâline gelmiştir.
       Cirane, Harem sınırları içinde ikamet edenlerin ihrama girmek için gittikleri yerlerden biridir. Resûlullah (s.a.s.)’ın burada ihrama girmiş olmasından dolayı umreye gelen bazı müslümanlar, buradan ihrama girip umre yapmak isterler. Ancak umre için illa Cirane’ye gidilmesi şart değildir. Mekke-i Mükerreme’de ikamet edenler, Harem sınırlarının dışına çıkarak herhangi bir yerden ihrama girip umreye niyet edebilirler. Günümüzde kolaylığı sebebiyle genellikle Ten’im’deki Hz. Âişe mescidi tercih edilmektedir. Hz. Âişe validemiz umre için ihrama burada girmişti.
       Cirane, insanların dünya malı karşısındaki tutumlarının sınandığı bir yerdir. Huneyn savaşı sonrası elde edilen ganimetler buraya getirilmişti. Resûlullah (s.a.s.), bunları bir süre paylaştırmadı. Sahipleri gelirler de Müslüman olurlar ve malları kendilerine iade edilir diye bekletiyordu. Bu durum karşısında bazı insanlar Resûlullah (s.a.s.)’ı üzecek derecede dedikodu yaptılar. Diğer taraftan paylaştırma sırasında Resûlullah (s.a.s.), kalplerini İslâm’a ısındırmak istediği bazı yeni Müslüman olmuş kişilere ganimetlerden bolca vermişti. Bu durum da dünya malına karşı zaafı olan bazı kimseleri rahatsız etmişti. Ancak Resûlullah (s.a.s.)’ın eğitiminde İslâmî bir kimlik kazanmış ve iman kalplerine yerleşmiş olan kimseler Resûlullah (s.a.s.)’ın tasarrufundan herhangi bir rahatsızlık duymadılar. Resûlullah (s.a.s.) ile beraberliği dünya malına tercih ettiler. Onlar, bu beraberliğin hiçbir bedel ile değişilemeyecek kadar büyük bir nimet olduğunun farkında idiler.
       Cirane’ye gidildiği zaman, dünya malını ellerinin tersi ile iterek Allah’ın elçisi ile beraberliği tercih eden sahabe-i kiramın örnek davranışını hatırlamalı ve dünya malı karşısındaki konumumuzu yeniden gözden geçirmeliyiz
          MEDİNE-İ MÜNEVVERE VE ZİYARET YERLERİ Yazdır
       Hz. Peygamberi ve Peygamber Mescidini ziyaret, sıradan bir ziyaret değildir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (Hucurat, 49/2)
       “Sakın terk-i edepten,Kûy-ı Mahbûb-ı Hüdâdır bu.Nazargâh-ı İlâhîdir,Makam-ı Mustafa’dır bu.”Nâbî
       “Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb sûresi, 33/21)
       Medine, bir özlemdir. Medine’ye duyulan özlemin altında yatan, Peygambere duyulan özlemdir. Onun getirdiği değerlere duyulan hasrettir. Fakirlerin, kimsesizlerin, yoksulların, dulların, yetimlerin hiçbir zaman geri çevrilmediği makama; sevgi, ilgi ve cömertlik kapısına duyulan özlemdir. İnsana verilen değere, gönülleri kandıran Hikmet Kapısına duyulan özlemdir. Kardeşliğe, dostluğa ve samimiyete duyulan özlemdir.
 
       MANEVî ATMOSFER
       Mescid-i Nebevî’nin huzurlu ortamında, âlemlere rahmet Allah elçisinin kuşatıcı rahmetinin atmosferi, mü’minleri hoş bir bahar serinliği gibi sarar. Frekanslarını bu maneviyat ortamına ayarlayabilenlerin yaşadığı manevî zevkin boyutları, tahmin kalıplarına sığmaz. Bu manevî atmosfer, ruhen en kirli insanları bile bir çırpıda arıtabilecek güçtedir. Ancak bu atmosferi soluyabilmek için frekansların bu atmosferin frekanslarına ayarlanması gerekmektedir. Onun için Peygamber mescidine frekans ayarı yaparak gitmeye büyük özen göstermelidir.
       Kibir, gurur, kendini beğenmişlik, başkalarını küçük görme, gösteriş, bencillik, kin, nefret, haset, yalan / dolan gibi dalgalarla hiç tutmazmış Mescid-i Nebevî’nin frekansları. Bilenlerin anlattıklarına göre, işlenen günahlardan dolayı duyulan pişmanlık, tövbe, istiğfar, mahviyet, yapılan kötülüklerden ötürü duyulan mahcubiyet, ihlâs, samimiyet, içtenlik, manen arınma tutkusu ve günahlara dönmekten ateşe girmekten korkarcasına endişe duyma gibi özelliklerle tutarmış Mescid-i Nebevî’nin bu manevî atmosferinin frekansları.
       Mü’minler denizinde bir damla olmanın heyecanını yaşayanların ve bu denizin bir damlası olmayı nasiplerin en büyüğü sayanların frekansı tutarmış Peygamber mescidindeki manevî atmosferin frekanslarıyla. Mü’minlerin derdiyle dertlenmeyen, kendisi için istediğini mü’min kardeşi için de istemeyen, komşusu açken tok yatan ve Allah için sevmeyenlerinki ise tutmazmış.
       Medine-i Münevvere, Hz. Peygamber oraya hicret etmeden önce Yesrib diye anılırdı. Merkezinde uzun yıllar birbirleriyle kavgalı olan Evs ve Hazrec kabileleri ile, etrafında birçok Yahudi kabilesinin yaşadığı eski bir yerleşim merkezi idi. Başta hurmacılık olmak üzere, ziraatın hâkim olduğu, bitki örtüsü, iklimi, havası ve suyuyla gayet güzel bir mekan idi.
       Burası, Evs ve Hazrec’den gelen birçok bahtiyar insanın I. ve II. Akabe bey’atlarında Hz. Peygamber’e bey’at etmeleriyle İslâm’la tanışan, daha sonra Mekkeli birçok muhacirin sığınağı ve hicret yurdu olan, halka halka yayılması sebebiyle İslâm’ın parlayan merkezi oldu. Yesrib iken, Hz. Peygamber’in hicret etmesiyle el-Medinetu’l-Münevvere oldu. Yani Allah’ın nuruyla, din ile aydınlanan şehir… Din, medeniyet ve Medine kavramlarının aynı kökten gelmeleri ve aralarındaki mana ve muhteva birlikteliği sebebiyle din ve medeniyetin yeni beşiği. Ve nihayet Hz. Peygamber’in oraya yerleşmesiyle ‘Medinetü’n-Nebiyy’ yani Peygamber Şehri’ne dönüşen hicret yurdu….
       “Dest-bûsı arzûsıyla ger ölsem dostlar,Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su.” Fuzuli
       “Dostlarım!Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem,ölüp toprak olduktan sonratoprağımı testi yapın ve onunla  Sevgiliye su sunun.”
(Su Kasidesi/Fuzuli)
       Medineliler tarafından tarifi imkânsız bir sevinçle, coşkulu bir şekilde karşılanmıştı günlerdir beklenen hicret yolcusu. O’nu önceden tanıyanlarda depreşmiş bir hasret, ilk defa görüşenlerde ise garip bir heyecan vardı. Sonunda beklenen misafir Yesrib’e teşrif etmiş, böylece Medine’nin bir peygamberi, Hz. Peygamber’in ise bir Medine’si olmuştu.
       Hicret, terk ediş demekti. Evi, barkı, doğup büyüdüğü şehri, Mekke’yi terk ediş… Çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği, hatıralarla dolu olan ve her şeyden önemlisi Kâbe’nin bulunduğu bir iklimden ayrılış demekti.
       Hicret, bir kaçış değildi. Zorba ve zalim Mekke müşriklerinin baskı ve işkencelerinden kaçış değildi. Hicret, İslâm’ın yayılma ve yaşanmasının tıkandığı yerden ayrılıp, rahat nefes alınabilecek bir yere, İslâm’ın yaşanabileceği Medine’ye göçmekti. Hicret, Allah’ın izni ve emriyle, Allah’ın rızasını alabilmek, dinini güzelce yayabilmek için O’na gitmekti. Hicret, güçlenip geri dönmek için geçici olarak göç etmekti. Hicret, sırf Allah adına yapılan bir fedakârlıktı.
       Medineli Müslümanlar açısından ise hicret, muhacir kardeşlerine kucak açış demekti. Yardımlaşma, dayanışma, paylaşma ve kardeşlik demekti. Din kardeşlerini barındırma, himaye etme ve sahiplenmekti. Bunun için ‘Ensâr’ (Yardımcılar) demişti Kur’an Medinelilere. Hicret, Medineli iki kardeş kabilenin, Evs ve Hazrec’in bile bir türlü geçinemediği mekânda, Ensar-Muhacirîn kardeşliğini gerçekleştirmekti. Evini, işyerini, hurmalığını, yiyeceğini, sermayesini kardeşiyle paylaşmaktı.
       Aslında Medine’ye hicret, bir anlamda medeniyete hicretti. Cahiliyye’nin ve bedeviliğin egemen olduğu Arap toplumunda medenî olabilmek, medeniyeti tesis edebilmek, belki de yapılabilecek işlerin en zoruydu. Kültür düzeyi düşük, okuma yazma bileni az olan bir toplumu, medenî bir topluma, Yesrib’i Medine’ye dönüştürmek hiç de kolay değildi. İşte Allah Resûlü, bu zoru başarabilmek, bu toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek için hicret etmişti.
       Hz. Peygamber burada, cahiliyye insanlarını medeniyete, hem de su medeniyetine kavuşturmuştu. Hem maddî, hem de manevî temizliği öğretti onlara. Temiz bir toplumun nasıl oluşması gerektiğini hayata geçirerek gösterdi. Kız çocuğunu diri diri gömecek kadar katı-gaddar insanlardan, can taşıyan her varlığa, hatta eşyaya dahi rıfkla, merhametle muamele edecek bir Medine toplumu oluşturabilmişti. Kin, nefret ve intikamın hâkim olduğu nice kalpleri yumuşatarak, onlardan bir sevgi ve merhamet toplumu meydana getirdi. Çıkarcılığı, çapulculuğu ve fırsatçılığı revaçta olan bir topluma, kendisi için istediğini kardeşi için de istemeyi, diğerkâmlığı, kardeşliği yaşattı. Komşusu aç iken, tok gezilemeyeceğine inandırdı. Dürüstlüğü, güvenilirliği, aldatmamayı, helâl kazancı, alın terini, kul hakkını, hak ve hukuku, hakkaniyeti, eşitlik ve adaleti öğretti. İyiliği, güzelliği, hayrı, ahlâkı, samimiyeti, olgunluğu, takvayı tattırdı. İnsanlara hizmette, emanet ve mesuliyet bilincini, ehil olma esasını getirdi. Dayanışmayı, yardımlaşmayı, sosyal adaleti tesis etti. Irz, namus konularında hassas olmayı, iffetli, ahlâklı bir toplum kurmayı başardı. İlme, Kur’an’a, hikmete, hakikate ve bilgiye önem verdi ve Mescidin içinde “Ashab-ı Suffa” diye anılan bir üniversiteyi açtı, onları bizzat yetiştirdi. Köle ve cariyeler, insan olduklarını, kadınlar saygınlıklarını, fakirler sahipsiz olmadıklarını, güçsüzler kimsesiz kalmadıklarını hep ondan, onun uygulamalarından öğrenmişti. Kısaca onlara insanlığı, insanca yaşamayı, Müslümanlığı, medeniyeti gösterdi.
       Güç ve imkânı olduğu hâlde, misilleme yerine sabrı, Mekke’nin fethinde olduğu gibi, intikam alma yerine affı onda gördü insanlar. Medine’de Yahudi kabileleriyle birlikte barış içinde yaşama tecrübesini de o gösterdi insanlara.
       Ne oldu, ey bulut,Gölgelediğin başlar?Hatırında mı, ey yol,Bir aziz yolcuylaAşarak dağlar, taşlar,Kafile kafile, kervan kervanŞimale giden yoldaşlar!
Arif Nihat Asya
       Hz. Peygamber, 1 Rebiülevvel’de Mekke-i Mükerreme yakınlarındaki Sevr Mağarası’ndan hareket etti. 12 Rebiülevvel’de (16 Temmuz 622) Medine-i Münevvere’ye ulaştı.
       Hz. Peygamber tedbir olarak kafilelerin normalde gittikleri yolu izlememiş,müşrikleri şaşırtmak için ayrı bir güzergahı izleyerek hicreti gerçekleştirmiş ve böylece bizlere nasıl tedbirli hareket etmemiz gereğini öğretmiştir.
       Hz. Peygamber, asırlardır süregelen bir cahiliyye toplumunu, 23 yıllık risaleti süresince saadet toplumuna çevirmeyi başarmıştı. Allah’ın hidayeti ve Hz. Peygamber’in örnekliği sayesinde cahiliyye döneminin kaba, zorba ve müşrik insanlarının, çok kısa sürede gerçekleşen bu toplumsal değişimle, nasıl örnek bir nesil meydana getirdiklerine şahit oldu tarih. İşte bu sebeple olmalıdır ki, bazı usulcülerimiz, “Şayet Resûlullah (s.a.s.)’ın peygamberliğini ispat için hiçbir mucize olmasa, sadece onun ashabı bile (bunun ispatına) yeter” demişlerdir. Yani, O’nun önderliğinde oluşan bu yeni ve medenî toplumun vücuda gelmesi, âdeta mucizevî bir değişimdir.
       Medine’ye giderken ziyaretçi, âdeta kendisinin de hicret etmekte olduğunu düşünmelidir. Buradaki hicret, hakiki bir hicret değil, mecazî bir hicrettir. Öncelikle Hz. Peygamber’in bir hadisinde buyurduğu gibi, “Allah’ın yasaklarını terk etme” (Buharî, İman, 4) anlamında bir hicrettir. Yani kişi bu hicretiyle, Mekke’yi ve Mekkelileri terk etmemekte, Allah’ın kendisine haram kıldığı yasakları terk etmektedir. İkinci olarak ruhen ve zihnen Asr-ı Saadet’e hicret etmektedir. Birkaç günlüğüne de olsa, Medine’ye, Allah Resûlü’ne ve Ensar’a misafir olmaktadır. Aslında, İslâm’ın yayıldığı ve yaşandığı iklimde, İslâm tarihini, Hz. Peygamber’in hayatını, sahabeyi yeniden okuma, yerinde anlama ve tanıma imkânı vereceği için Medine ziyaretinin önemi büyüktür. Hz. Peygamber’in yaşadığı, dolaştığı, namaz kıldığı mekânlarda bulunmak, O’nun teneffüs ettiği aynı atmosferi teneffüs etmiş olmak elbette bir ayrıcalık ve bahtiyarlıktır. Her ne kadar, tarihî doku itibariyle eski Medine’den neredeyse hiçbir iz kalmamışsa da, kişi orada zihnen on dört asır öncesine hayali bir yolculuk yapar ve sahabenin arasındaymış gibi hisseder kendisini. Allah Resûlü’nün mütevazı hayat tarzına inat mevcut gökdelenler, yaldızlı-yıldızlı lüks oteller, sınırsız tüketimin yapıldığı çarşılar, modern yapılaşmalar, bu zihnî yolculuğun önünde büyük engeller olarak dursa da, Müslüman gönlüyle gerçekleştirir bu hicreti. Altın biriktiren zenginlerle Ebû Zerr’in kıyasıya giriştiği mücadelesine inat, bugün Ebû Zerr Çarşı’sında onlarca kuyumcu olsa da, o iklime hicret edenler, Ebû Zerr ve Ebû’d-Derda’ları hem görür, hem de duyar gönül sokaklarında. Bazen, çeşitli ülkelerden gelmiş kardeşlerini gördükçe o sahabîleri hatırlar, onları görmüş gibi olur.
       Mescid-i Nebevî’nin etrafında kümeleşen ve el uzatıldığında yetişecek kadar yükseklikteki çatısız duvarlardan ve kapı yerine örtülerin kullanıldığı, iç içe küçük-küçük odacıklardan ve daracık sokaklardan oluşan eski Medine, aslında sahabenin ne kadar mütevazı ve birbirlerine karşı ne denli samimi olduklarının da göstergesidir. Yüz yıl öncesini tasvir eden bir Medine maketine göre, o günkü yerleşim merkezinin bugünkü Mescid’in dış alanını ancak kapladığını dikkate alırsak, on dört asır önceki Medine’nin sadeliğini ve sıcak komşuluk ve kardeşlik havasını daha rahat anlayabiliriz. Evet, bugün belki de o günkü hâline en yakın olan mekânın, içerisinde nice büyük sahabîlerin medfun olduğu Bakî’ Mezarlığı olduğunu söylesek mübalağa etmiş olmayız. Bütün bunlara rağmen Müslüman, kalbiyle uçar ve zemini kumlardan kaplı, kapıları açık, sadece kıble tarafındaki ön kısmı hurma dallarıyla gölgelendirilen, kıbleye dönüldüğünde sol duvarına bitişik annelerimize ait odaların bulunduğu ve Ashab-ı Suffa’ya tahsis edilmiş mekânıyla Hz. Peygamber’in o günkü mescidini düşler. Orada nice vahiylerin öğretildiğini, nice hutbelerin okunduğunu, sahabe-i kiramın orada yetiştiğini, kısacası Medine’deki medeniyetin orada tesis edildiğini hatırlar. Medine toplumunun kalbi olan bu mescidin, İslâm medeniyetine nasıl merkezlik yaptığını düşünür. Ruhuyla o mescide girer ve sahabenin arasına katılır, onlarla beraber dinlemeye çalışır Hz. Peygamber’in veciz hutbelerini, âdeta başının üzerinde kuş varmışçasına dikkatli ve de istekli bir şekilde. Zihnen de olsa Allah Resûlü’nün huzurunda olmanın heyecanı kaplar bütün vücudunu. Gözlerini alamaz o ay gibi parlayan yüzünden ve tek tek duymaya çalışır mübarek dudaklardan dökülen hikmet dolu hadis-i şerifleri. O anda kendisinin konumunu, durumunu gözden geçirir içinden. Bugünkü hâliyle, o gün Resul-i Ekrem’in çevresinde olsaydı, acaba Hz. Peygamber ile ilişkileri nasıl olurdu? Acaba Allah ve Resul sevgisi ağır basan, Allah yolunda, din uğrunda her türlü fedakârlığa koşan Ensar veya Muhacirler arasına girebilir miydi? Yoksa çıkar, dünya, ganimet, mevki-makam hırsı ağır basanlar arasına mı düşerdi?
       Günahlardan arınarak anasından doğduğu gibi günahsız hâle gelmek ümidiyle yola çıkan insanların bu kutlu yolculuklarının Peygamber Mescidi’ni ziyaret bölümü, manevî hazzın en yoğun tadıldığı kısımlardan biridir. Ancak bunun için Allah Resûlünün getirdiği değerlere karşı susuzluktan çatlamış toprağın, ince ince yağan yağmura karşı özlemi gibi bir özlem ve tutkuya sahip olmak gerekmektedir. Bu değerlere karşı böylesine bir özlemi olmayanlar, söz konusu hazzı yeterince tadamazlar. Şairin dediği gibi:
       “Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?”
       Mü’min, Allah Resûlü’nün dönemine yetişememişse de, onun mekânına ulaştığını, onun civarında bulunduğunu, ona birkaç günlüğüne de olsa komşu olduğunun bilinciyle yaşar Medine’yi. Bunun ne büyük bahtiyarlık olduğunu anlayarak onun civarında takınılması gereken edebi, olgunluğu, ahlâk-ı Muhammediyye’yi elde etmeye çalışır. Bunun için doğru Ashab-ı Suffe’ye gider. Hz. Peygamber’in ahlâkını onun buradaki has talebelerinde görmeye çalışır, onlardan sorar. Sonra diğer sahabîleri arar, evlerine, gönüllerine misafir olur ve onların hayatını, ahlâkını, mizaçlarını gözlemlemeye gayret eder. Düş ve düşünceyle de olsa, sıddîklarla, salihlerle, sahabeyle beraber olmanın, o “güzel arkadaşlığın” hazzını yaşar bir an.
Hz. Ebû Bekr’den teslimiyeti ve tasdik etmeyi, Hz. Ömer’den adaleti ve medenî cesareti, Hz. Osman’dan edeb ve hayâyı, Hz. Ali’den ilim ve şecaati, Hz. Talha ve Abdurrahman b. Avf’tan cömertliği, Ebû Zerr ve Ebu’d-Derda’dan açık sözlülüğü ve zahidliği, Bilal-i Habeşî ve Ammar b. Yâsir’den sabretmeyi, Abdullah b. Ömer’den Hz. Peygamber’i nasıl izleyeceğini, İbn Abbas ve Hz. Âişe validemizden onu nasıl anlayacağını iyice öğrenir.
       Ömrü boyunca Kur’an ayetlerinden tanıdığı sevgili peygamberini, bu defa onun yaşadığı yerde, dostlarından da dinledikten sonra, onun huzuruna çıkmaya niyet eder. Âdeta hayattaymışçasına sükûnet ve vakarla, ona lâyık olan bir edep ve hürmetle Kabr-i Saadet’i ziyaret eder. Ruhuyla ve bedeniyle Allah Resûlü’nün huzuruna varır ve samimiyetle salat ve selam eder. Orada onun civarında olmanın ötesinde, huzurunda olduğunu idrak eder. Ona olan inancını, teslimiyetini, bağlılığını, sevgisini ve sebatını ifade eder. İnananlar için örnek, önder ve rehber olmasına rağmen, onu hakkıyla ve yakından tanıyamamanın eksikliği, sünnetlerini yeterince yaşayamamanın ezikliği ve her şeyden önemlisi ona lâyık bir ümmet olamamanın verdiği mahcubiyetle varır huzura. Tam huzurda iken, ona inanmak, ümmeti olmak, civarında olmak, huzurunda olmak ve nihayet izinde olmak ne anlama gelmektedir ve nasıl gerçekleştirilecektir diye düşünür.
       Sünnete uymanın, sadece şekilde kalan salt bir taklit olmadığını, şekil ile birlikte özün yakalanması olduğunu, her yer ve zamanda uygulanabilecek nebevî ilkelere uymak demek olduğunu düşünür. Sünnetin Mekke’den Medine’ye, medeniyete giden nebevî yol olduğunu, diğer bir ifade ile bir “Medeniyet Projesi” olduğunu hatırlar. Nerede ve ne zaman yaşarsa yaşasın, medenî bir birey olmayı öğretir Sünnet... Emanet, ehliyet, adalet, hakkaniyet, samimiyet, dayanışma, yardımlaşma, kolaylaştırma, kardeşlik, temizlik, iyilik, dürüstlük, hoşgörü, sevgi-saygı, yararlılık, ahlâkîlik, olgunluk, örnek ve önder olmak, sosyal olmak... vb. hem Kur’an’da vurgulanan ahlâkî öğretiler, hem de bizzat Hz. Peygamber’in altını çizdiği “mekârim-i ahlâk” yani ahlâkî değerler ile temiz bir toplum, medenî bir toplum oluşturabilmektir Sünnet.
       Bu duygu ve düşüncelerle, kendi durumunun bir muhasebesini yaptıktan sonra söz verir kendi kendisine, âdeta Allah Resûlü’nün mübarek elinden tutarak bey’at edercesine: “Hiçbir şeyi Allah ve Resûlü’nün önüne geçirmeyeceğine” (Hucurat sûresi, âyet: 1), “Allah ve Resûlü’ne itaat edeceğine”, bundan böyle bütün hayatında “Resul ile birlikte yol tutacağına” (Furkan sûresi, âyet: 27), onu kendisine “güzel bir örnek edineceğine” (Ahzâb sûresi, âyet: 21) dair söz verir, bey’at eder.
       Medine’de kaldığı süre içinde, her namazını Mescid-i Nebevî’de kılmaya, fırsat buldukça Ravza’yı ziyaret etmeye;hadiste cennet bahçelerinden bir bahçe olarak nitelendirdiği Hz. Peygamber’in evi ile minberi arasında –izdihama yol açmamak, huzurunda olmanın edebini ihlal etmemek şartıyla- iki rekât da olsa nafile namaz kılmaya çalışır. Hz. Peygamber’in dünyada en yakın dostları olduğu gibi, ebedî istirahatgâhında da yanı başında bulunan Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer’e de selam verir ve dua eder. Gerek Hz. Peygamber’in hayatında, gerekse halifelikleri esnasında bu iki büyük sahabînin, İslâm’a ne büyük hizmetlerde bulunduğu, bir şerit gibi geçer gözlerinin önünden.
       “Allah yanındaki değerin,O’nun, senin yanındaki değeri kadardır.”[İbn Ataullah İskenderî, el-Hıkem]
       İslâm’ın başlangıcından beri Medine-i Münevvere’nin mezarlığı olan Cennetü’l-Bakî’de pek çok sahabi, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün eşleri10, kızları, oğlu İbrahim, halaları, teyzeleri, amcası Abbas ve ashabdan yine Osman b. Affan, Abdurrahman b.Avf, Ebu Hureyre, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’in başı ve daha birçok Ehli Beyt’in ileri gelenleri (radıyallahu anhum) de buraya defnedilmişlerdir.
       Ehli Beyt’in, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün eşlerinin, Hz. Osman (r.a.) ve daha pek çok kimselerin kabirleri üzerine tarih boyunca inşa edilen kubbeler ile diğer mezar yapıları, Medine-i Münevvere’nin Suud hâkimiyetine girmesiyle yıkılmış ve mezarlar düzlenmiştir.
Allah Resûlü (s.a.s.)’nün hanımlarından ikisinin kabri Mekke’de, diğerleri ise Medine’dedir. Hz. Hatice validemizin kabri Cennetü’l-Mualla’da, Hz. Meymune validemizin kabri de Mekke-Medine yolu üzerinde Vadi-i Şerif veya bugün Nuvariye denilen mıntıkadadır.
       Bugün Cennetü’l-Baki, yine Medine-i Münevvere’nin mezarlığı olarak kullanılmaktadır.
       Medine-i Münevvere’ye gelen bir Müslümanın aralarında Hz. Osman, Hz. Abbas, Hz. Âişe, Hz. Fatıma, Hz. Hasan gibi ileri gelen sahabîlerin de bulunduğu Bakî’ Mezarlığını, orada medfun olan yaklaşık on bin sahabeyi ziyaret etmesi önemlidir. Onlara selam verip dua etmeli ve Yüce Allah’ın, kendisini, onların aydınlık yolundan ayırmamasını dilemelidir. Hz.Peygamber (s.a.s.), zaman zaman bu mezarlığa gider ve orada yatan mü’minler için dua ederdi.
       “Hepinizin dönüşü Allah’adır.O, size ne yaptığınızı haber verecektir.”(Mâide sûresi, âyet:105)
       “İyilik ve takva üzere yardımlaşın.Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.Allah’a karşı gelmekten sakının.Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.”(Mâide sûresi, âyet: 2)
 
        Baki Mezarlığı
       Mescid-i Nebî’nin doğu tarafında bulunan Baki Mezarlığını ziyaret etmek müstehaptır. Peygamber Efendimizi görme şerefine nail olan, sesini duyan, onunla namaz kılan ve İslâmiyet uğrunda hiçbir fedakarlıktan çekinmeyen on bin civarında sahabi bu mezarlığa defnedilmiştir. Üçüncü halife Hz. Osman, Hz.Abbas, Hz.Aişe, Hz. Fatıma, Sad b. Ebi Vakkas, Hz.Hasan gibi sahabe ile İmam-ı Malik gibi Tabiundan bir çok büyük zevat burada bulunmaktadır.
       Mezarlığın içerisine girmek şart olmamakla birlikte kapısı açık olduğunda içeri girilerek; kapalı olduğunda dışardan ziyaret edilebilir. Ziyarette orada yatanlara selâm verilir ve dua edilir. İsteyenler Dua kitabındaki mezarlıkları ziyaretle ilgili selâm ve duayı okuyabilirler.
       Peygamber Efendimiz zaman zaman Baki Mezarlığını ziyaret eder ve orada medfun bulunan mü’minler için dua ederdi.
 
             Kuba
       “Tâ ilk günden takvâ üzere kurulan mescit, elbette içinde namaza durmana daha uygundur. Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever.” (Tevbe sûresi, âyet: 107)
       “Ey iman edenler!Eğer Allah’a karşı takva sahibi olursanız,O size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Enfâl sûresi, âyet: 29)
       Allah Resûlü’nün hicret yolculuğunda ilk durağı olan ve Medine’ye yaklaşık 5 km. mesafedeki Kuba da, Hz. Peygamber ve sahabenin hatıraları ile doludur. Hz. Peygamber, Kuba’da on dört gün kalmış ve bir mescit yaparak orada namaz kıldırmıştı. Medine’ye yerleştikten sonra da cumartesi günleri Kuba Mescidi’ni ziyaret eder ve burada namaz kıldırırdı. “Tâ ilk günden takvâ üzere kurulan mescit, elbette içinde namaza durmana daha uygundur. Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever.” (Tevbe sûresi, âyet: 107) âyetinde sözü edilen mescidin Kuba mescidi olduğu ifade edilmektedir.
Kuba’yı ziyaret ederken kutsal yolculuğumuzdan takva azığını almış olarak dönüp dönmeyeceğimizin muhasebesini yapmalıyız.
       Kur’ân’da takvanın üç aşamasına işaret edilmiştir. (Elmalılı, I/169) İlk aşama, ebedî azaptan kurtuluşu sağlayacak olan şirkten kurtularak iman etmektir. İman eden kişi, takva sınırları içine girmiş olmakta, kendisini korumaya alacak dairenin içine girmiş olmaktadır. İkinci aşama, büyük günahlardan sakınma, küçük günahlarda ısrar etmeme ve farzları yerine getirme aşamasıdır. Üçüncü aşama ise, kalbini, Hakk’tan alıkoyacak ve Hakk’ın dışında bir şeyle meşgul edecek her şeyden uzaklaşma ve bütün varlığıyla Allah’a yönelip bu çekim alanında yörüngeye yerleşmektir. İşte bu aşama, ‘Ey iman edenler! Allah’a karşı nasıl takva sahibi olmak gerekiyorsa öyle takva sahibi olun…’ (Âl-i İmran sûresi, âyet: 102) mealindeki ayeti kerimede işaret edilen takva aşamasıdır. Bu mertebe o kadar geniş ve o kadar derindir ki bu aşamaya ulaşanlar, derecelerine göre tabaka tabaka olurlar.
 
       Kıbleteyn Mescidi
       Bilindiği gibi daha önceleri Hz. Peygamber, namazlarında kıble olarak Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya yönelmekteydi. Aslında gönlünden kıblenin Hz. İbrahim’in kıblesi olan Kâbe’ye çevirilivermesini geçiriyor ve bu doğrultuda bir vahiy bekliyordu. Hatta kendisi Mekke’deyken Kâbe’de kıldığı namazlarda, Rükn-i Yemânî ile Hacer-i Esved arasından Kâbe’yi önüne almak suretiyle hem Kâbe’ye, hem de Kudüs’e yönelmiş olmaktaydı. Hicretten yaklaşık bir buçuk yıl sonra arzuladığı şekilde Kâbe’ye kıble olarak yönelme emrini veren Bakara sûresinin 144. ayeti indi.
       “... Seni elbette, hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. O hâlde hemen Mescid-i Haram’a (Kâ’be’ye) doğru dön. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız olun, (namazda) oraya doğru dönün.”
       Bu ayetin indiği haberini işitmeleri üzerine oradaki sahabe, namaz içerisinde yönlerini Kudüs’ten Kâbe’ye çevirdiler. Böylece Kudüs’e yönelerek başlanan namaz, Kâbe’ye yönelerek tamamlandı. Bundan dolayı da bu mescide “İki kıble mescidi” anlamına gelen “Kıbleteyn Mescidi” adı verildi. Kıblenin değişmesi, Hz. Peygamber’e uyanlarla, ökçesi üzerinde gerisin geriye dönenleri ayırt etmeye yarayan bir imtihandı aynı zamanda (Bakara sûresi, âyet: 143).
 
         Uhud
       “Allah yolunda öldürülenlere“ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler.Ancak siz bunu bilemezsiniz.”(Bakara sûresi, âyet: 154)
       Medine’de ziyaret edilecek en önemli yerlerden biri de, Medine’nin 5 km. kuzeyinde yer alan Uhud’dur. Bedir Savaşı’ndan sonra sahabenin yaptıkları ikinci büyük savaş burada vuku bulmuştur. Bedir’de bozguna uğrayan müşrikler, intikam almak üzere çıkmışlardı bu savaşa. Hz. Peygamber gördüğü bir rüya üzerine Medine’yi içerden savunmak istemekteydi. Ancak Bedir Savaşı’na katılmamış bazı gençlerin ısrarı üzerine düşmanla dışarıda karşılaşmak durumunda kaldı ve Uhud’a çıktı.
       Uhud Savaşı’nda Resûlullah, Abdullah b. Cubeyr komutasında bir okçu birliğini, stratejik önemi bulunan bir boğazın yamacına yerleştirmiş ve onlara, “Bizim onları yendiğimizi görseniz bile yerinizden ayrılmayın! Yenildiğimizi görseniz dahi bize yardıma koşmayın!” diye sıkı sıkı tembihlemişti. Buna rağmen, müşriklerin bozguna uğradığını gören bu okçuların birçoğu “Ganimet! Ganimet!” diye bağırmaya başlamışlar, Abdullah b. Cubeyr, onlara Hz. Peygamber’in emrini hatırlatmışsa da, dinlemeyip savaş meydanına inmişlerdi. Arkadan dolanan düşman süvari birliğince etrafı sarılan sahabe, iki taraftan da sıkıştırılarak hezimete uğramıştı. Kur’an’da anlatıldığı üzere onlar, arzuladıkları galibiyeti gördükten sonra za’fa düştüler, (Peygamber’in verdiği) emir konusunda birbirleriyle çekişip isyan ettiler. Kimi dünyayı istiyordu, kimi de ahireti istiyordu. (Âl-i İmran sûresi, âyet: 152)
       Hz. Peygamber’in, bu okçu birliğine kesinlikle yerlerini terk etmemeleri direktifini vermesine rağmen, onların çoğu, ganimet sevdasıyla, her şeyin bittiğini, maksadın hâsıl olduğunu zannederek bu emri ihlal etmişler, kazanılmış bir zaferin kaçırılmasına, yetmiş kişinin şehit olmasına sebep olmuşlardır. Oysa komutanları Abdullah ile birlikte yerlerinde sebat eden okçular ise, “Biz Allah’ın Resûlü’ne itaat edip, yerlerimizde durur, onun emrini terk etmeyiz” diyerek emre itaati, ahireti ve şehitliği tercih etmişlerdir.
       İşte Uhud, sahabe için büyük bir imtihan, büyük bir dersti. İki zırh birden giymiş olmasına rağmen, Hz. Peygamber bu savaşta yaralanmış, mübarek dişi kırılmıştı. Komutanlarıyla birlikte sebat eden bu şehitlerin yanı sıra, Hz. Peygamber’in amcası Hamza’nın şehit edilmekle kalmayıp, vücudunun da parçalanması, kulaklarının kesilmesi, kalbinin dahi çıkartılması; Mekkeli zengin bir ailenin çocuğu olan ve Hz. Peygamber tarafından Medine’ye muallim olarak görevlendirilen Mus’ab b. Umeyr’in orada şehit olduktan sonra vücudunu baştan aşağıya kadar örtecek bir örtünün dahi bulunmaması Uhud’un acı hatıralarındandı.
       Ve bütün bu acı hatıralara rağmen Hz. Peygamber: “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u” diyerek düşman saldırılarından dolayı sığındığı ve âdeta bir şahsiyet gibi gördüğü bu kayalık dağa vefa gösteriyor, cansız varlıklarla dahi bir tür sevgi-hürmet ilişkisi kuruyordu.
       Uhud dağına müslümanların gözünde ayrı bir özellik kazandıran husus, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün zikrettiğimiz hadis-i şerifleri ile müslümanların Uhut savaşında bu dağa sığınmış olmalarıdır. Diğer taraftan Peygamber Efendimizin amcası ve İslâm ordusunun en yiğit kahramanlarından Hz. Hamza (r.a.) ve diğer Uhud şehitleri Uhut şehitliğinde medfun bulunmaktadır.
       Allah Resûlü (s.a.s.), Uhud şehitlerini ziyaret ederdi. Hz. Fatma (r.a.) da Uhud’da şehit olan amcası Hz. Hamza (r.a.)’yı sık sık ziyaret ederdi.
 
       Hendek
       Kureyş, Hayber, Gatafan, Fezare ve Esed Oğulları gibi müşrik, Yahudi ve münafık gruplardan oluşan ve sayıları on bini bulan müttefik kuvvetlere karşı yapıldığı için “Ahzâb Savaşı”; Selman-i Fârisî’nin İran tecrübesiyle getirdiği teklif sonucu Medine’nin etrafına kazılan hendekten dolayı da “Hendek Savaşı” diye anılan bu savaş, Hicretin 5. yılında meydana gelmiştir. Bir süvarinin geçemeyeceği derinlik ve genişlikte kazılan, Medine’nin hurmalıklarla kaplı bulunmayan cephesini çevreleyen ve hayli uzun olan bu hendeğin kazılması birkaç hafta sürmüş, Hz. Peygamber de, ashabıyla beraber üstü başı toprak oluncaya kadar hendek kazmıştır. Hendek’ten çıkartılan toprak, Müslümanlar için siper olduğundan, ne karşıdan bir at geçebilmiş, ne atılan oklar isabet edebilmişti. Seksenli yıllara kadar bu hendekten bazı kesitler mevcut iken, maalesef günümüze kadar korunmamış ve üzerine asfalt dökülmüştür.
       Müslümanlara Yüce Allah’ın yardımının somut bir şekilde ulaştığı yerlerden biri de bugün Yedi Mescitler olarak bilinen mescitlerin bulunduğu bu bölgedir. Hendek savaşının yapıldığı yerde Hz. Peygamberin ve ileri gelen sahabilerin namaz kıldıkları, dua ettikleri noktalara bu küçük mescitler yapılmıştır. Günümüzde birkaç tanesi hariç diğerleri kaldırılmış bulunmaktadır. Halen bu alana büyük bir cami yapılmıştır.
       Savaş hazırlığını önceden haber alan Allah Resûlü (s.a.s.), sahabe-i kiram ile istişarede bulunmuş, Selman-ı Farisî’nin tavsiyesiyle müşriklerin Medine-i Münevvere’ye girmelerine engel olmak ve müdafaa savaşı yapmak için, Medine’nin batısında bir hendek kazılmasına karar vermiştir. Selman-ı Farisî’nin görüşü ile kazılan hendek, 5.5 km. uzunluğunda, 9 metre genişliğinde ve 4.5 m. derinliğinde idi. Hendek kazma işinde Allah Resûlü (s.a.s.) de bizzat ashabıyla beraber çalışmış ve onları teşvik etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in otuz üçüncü sûresi olan Ahzâb sûresi adını bu savaştan almıştır.
Hendek Savaşı’nın yapıldığı yerde bulunan Mescid-i Seba’nın yerine yapılan yeni mescit. Önceden kadınları ve çocukları muhkem yerlere yerleştirerek tedbir alan Müslüman ordusu, 3000 kişiden oluşuyordu.
       Hendekle ilk defa karşılaşan müşrikler şaşkına döndüler. Hendek atlanamayacak kadar genişti. İslâm askerleri karşıdan kontrol ediyordu. Hendek savaşı esnasında çok bunalan müslümanlara Allah’ın yardımı yetişmiş, Yüce Allah onları görünmeyen ordularla desteklemiştir. Sonunda uzun bir harp için hazırlıksız olan müşrikler, havanın soğuması, hayvanlarının yemlerinin bitmesi ve Allah’ın müslümanlara olan yardımı neticesinde, bu işten vazgeçip muhasarayı kaldırarak geri dönmek zorunda kalmışlardır.
Şüphesiz Hendek Savaşı’nda da alınacak birçok dersler vardır. Hz. Peygamber her zaman olduğu gibi, burada da tedbiri elden bırakmamıştır. Gerekli stratejiye başvurmuş, önerilen makul teklifi kabul etmiş, ashabıyla birlikte bizzat hendek kazmış, Yahudi kabilelerinin desteğini engellemeye çalışmıştır. Bazı orduların alt taraftan, bazılarının üst taraftan geldiğini gören sahabenin, şaşkınlıktan gözlerinin kaydığı, korkudan yüreklerinin ağızlarına geldiği, kötü zanlara kapıldıkları ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldıkları (Ahzâb, 10-12) 24 gün süren bu savaşta, şiddetli rüzgâr ve görünmez ordularından oluşan ilahî yardım yetişmiş ve yaklaşık bir ay boyunca hayli bunalan müslümanları kurtarmıştı. Rüzgâr ve kum fırtınası karşısında telef olma korkusuyla düşman geri çekilmiş, farklı gruplar dağılmış ve Hendek Savaşı en az zararla atlatılmıştı.
       Hendek Savaşı’nın yapıldığı bu mekânlar ziyaret edilirken, dünyanın çeşitli ordularının daha güçlü ittifaklarla, İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinde benzer savaşlar yaptığını, ancak ne o bölgelerdeki müslümanların, ne de diğer müslümanların ilahî yardıma nail olabilecek gerekli tedbirleri alamadıklarını, birlikte olamadıklarını, yeni hendekler kazmak şöyle dursun, tam tersine birbirlerinin kuyularını kazmaya çalışmalarının nedenleri üzerinde düşünmek gerekmektedir. Bunalan müslümanları kurtaran bu şiddetli rüzgârların, o görünmez orduların asrımızda niçin yitirildiğini de orada düşünmek gerekir.
 
       Yedi Mescidler
       Hendek savaşının yapıldığı bölgede bir birine yakın küçük küçük yedi mescid bulunmaktadır. Bunlara " Yedi Mescidler" denir. Medine’ye gelenler tarafından buraların da ziyaret edilmesi âdet haline gelmiştir.
 
      Cuma Mescidi (Mescid-i Cumua)
      Hicret esnasında Allah Resûlü (s.a.s.), Kuba’da ilk mescidi bina etmiştir. Kuba’dan Medine-i Münevvere’ye giderken, Ranuna vadisine vardığı sırada Cuma vakti olmuş ve Allah Resûlü (s.a.s.), burada hutbe okuyup Cuma namazını kıldırmıştır. Daha sonra buraya yapılan mescide Mescid-i Cumua denilmiştir. Bu mescid, Kuba’dan Medine istikametine doğru yaklaşık bir km. uzaklıkta yer almaktadır. İlk yapılışından bu tarafa birçok defa yenilenmiştir.
         
          Mikat Mescidi
       Medine’den umre veya hac yapacakların mikat yeri Zülhuleyfe’dir. Allah Resûlü (s.a.s.) de umre ve hac yapmak için Medine’den ayrılırken burada ihrama girip namaz kılmıştır. Burası, Medine’den 8 km. uzaklıkta ve Medine-Mekke otoyolunun sağ tarafındadır. Otoyoldan mescide bir çıkış vardır.
       Allah Resûlü (s.a.s.)’nün namaz kılıp ihrama girdiği bu yere daha sonra mescit yapılmış ve bu mescit de tarih boyunca pek çok yenileme ve genişletme faaliyetlerine sahne olmuştur. Resulûllah (s.a.s.), burada bir Semura ağacının altında namaz kıldığı için buradaki mescide Mescid-i Şecere de denmiştir. Diğer adları ise Mescid-i Zil-Huleyfe, Mescid-i Mikat ve Mescid-i Ebyâr-ı Ali’dir.
       Kral Fehd zamanında mescit genişletilmiş ve çevresine umre ve hac yapacakların ihtiyaçlarını karşılayabilecek modern tesisler yapılmıştır. 600 m²’lik bir alanı olan mescidin içinde 5000 kişi namaz kılabilmektedir.

 

        ÂFÂK-ÂFÂKÎ

 
       Sözlükte ufuklar anlamına gelen “âfâk”, “mîkât” sınırları dışında kalan bölgelere, “âfakî” ise bu bölgede yaşayanlara denir.(bk. birinci bölüm ihram kısmı).
 
       ALTINOLUK (MİZÂB)
       Kâ’be’nin damında biriken yağmur sularının dışarıya akmasını sağlamak amacıyla Hatîm’in bulunduğu taraftaki duvarın üstüne yerleştirilen altından yapılmış oluktur.
 
       ARAFAT
       Sözlükte; bilme, anlama ve tanıma anlamlarındaki a-r-f kökünden türeyen “Arafat”, Mekke’nin 25 km. güney doğusunda ova görünümünde düz bir alanın adıdır. Doğu,
kuzey ve güneyi dağlarla çevrilidir. Arafat, Hıll bölgesinde Harem sınırları dışında kalır. Harem sınırı ile Arafat arasında Urene vadisi vardır.Arafat’ın ortasında “Cebel-i Rahme” (rahmet dağı), batısında“Nemîre Mescidi” yer alır. Arafat, günümüzde ağaçlandırılmış ve dokuz oto yol ile Müzdelife’ye bağlanmıştır. Haccın aslî rüknü olan vakfe burada yapılır.
 
       AREFE GÜNÜ
       Sözlükte; bilme, anlama ve tanıma anlamlarındaki a-r-f kökünden türeyen “Arefe” zilhicce ayının 9. (kurban bayramından bir önceki) gününe verilen isimdir. Arafat vakfesi bugün yapılır.
 
       BEDEL (NÂİB)
      Sözlükte karşılık, denk, eşit anlamlarına gelen bedel, bir hac terimi olarak, üzerine hac farz olduğu halde bu ibadeti hastalık ve yaşlılık gibi şer’î bir mazeret sebebiyle bizzat yapamayan kimsenin yerine hac yapan kimse demektir. (bk. bedel haccı bölümü)
 
       BEDENE
       Sözlükte büyükbaş hayvan anlamına gelen “bedene”, bir hac terimi olarak hacda bazı ihram yasaklarının ihlal edilmesi sebebiyle Harem bölgesinde kurban olarak kesilen deve veya sığır demektir (bk. ikinci bölüm).
 
       CEM-İ TAKDİM
       Sözlükte öne alarak birleştirme anlamına gelen “cem-i takdim”,Arafat’ta öğle namazı ile ikindi namazını, öğle vaktinde peş beşe kılmak demektir (bk. birinci bölüm Arafat Vakfesi).
 
       CEM-İ TE’HÎR
       Sözlükte geciktirerek birleştirme anlamına gelen “cem-i te’hîr”, Müzdelife’de akşam namazı ile yatsı namazını, yatsıvaktinde peş beşe kılmak demektir (bk. birinci bölüm MüzdrelifeVakfesi)
 
       CEMRE
       Sözlükte çakıl taşı ve ateş koru anlamına gelen “cemre”, bir hac terimi olarak, haccedenlerin kurban bayramı günleri Mina’da,halk arasında şeytan diye isimlendirilen yerlere attıkları küçük taşların her birine denir. Bu taşların atıldığı yere de mecazi olarak cemre denir. (bk. birinci bölüm Mina’daki görevler kısmı)
 
       CEMRE-İ AKABE
       Mekke yönündeki cemrelerin ilkine verilen isimdir. Bu cemreye Büyük Cemre, halk arasında ise “Büyük Şeytan” denir.

 

       CEMRE-İ VUSTA

       Orta Cemre demektir. Mekke yönündeki ikinci cemredir.Halk arasında “Orta Şeytan” denir.

 
       CEMRE-İ ULÂ
       Birinci cemre demektir. Mekke yönünden üçüncü cemredir.Halk arasında bu cemreye “Küçük Şeytan” denir.
 
       DEM
       Sözlükte kan anlamına gelen “dem” bir hac terimi olarak, hac ve umre esnasında ibadet maksadıyla veya bir vacibin terki, geciktirilmesi ya da bir ihram yasağının ihlal edilmesi sonucu ceza olarak koyun veya keçi kesilmesi anlamına gelir. (bk. birinci bölüm mina’daki görevler kısmı)
 
       EYYÂM-I MİNA
       Mina günleri demektir. Zilhicce ayının 10, 11, 12 ve 13. günleridir.Bu günlerde hacılar Mina’da bulunurlar ve şeytan taşlama görevini yaparlar.
 
       EYYAM-I NAHR
       Kurban kesme günleri demektir. Zilhicce ayının 10., 11. ve 12. günleridir.
 
       EYYAM-I TEŞRÎK
       Teşrîk günleri demektir. Zilhiccenin 9-13. günleridir. Bu günlerde teşrîk tekbirleri alınır.
 
“Teşrik” Arap dilinde etleri doğrayıp kurutmak demektir.Vaktiyle bayramın birinci günü Mina’da kesilen kurbanların etleri,bayramın 2., 3. ve 4. günlerinde güneşte kurumaya bırakılırdı.Bu sebeple bu üç güne et kurutma günleri anlamında “Eyyam-ı Teşrik” denilmiştir.
 
       FEVAT
       Sözlükte yitirmek, zamanını kaçırmak anlamlarına gelen “fevat”,süresi içinde Arafat vakfesine yetişememek, vakfenin zamanını kaçırmak demektir.
 
       HAC
       Sözlükte; saygı duyulan büyük ve önemli bir şeye yönelmek,ziyaret etmek, bir yere gidip gelmek, delil getirmek suretiyle ile galip gelmek anlamlarına gelen “hac” kelimesi bir fıkıh terimi olarak; belirlenmiş zaman içinde Kâ’be, Arafat, Müzdelife ve Mina’da belli dînî görevleri yerine getirmek suretiyle yapılan ibadet demektir.
 
       HACER-İ ESVED
       Siyah taş demektir. Kâ’be’nin doğu köşesinde bulunan 18-19 cm kuturunda kırmızımsı, siyah ve parlak bir taştır. İbrâhim ve İsmail (a.s) tarafından Kâ’be inşa edilirken Ebû Kubeys dağından getirilmiştir. Kâ’be’nin doğu köşesine, tavafa başlangıç işareti olarak konulmuştur. (bk. Birinci bölüm tavaf kısmı)
 
       HAREM BÖLGESİ
       Sözlükte yasak bölge anlamına gelen “Harem Bölgesi” Mekke ve çevresine verilen bir isimdir. Mekke ve çevresine bu ismin verilmesi, zararlılar dışındaki hayvanlarının öldürülmesinin ve bitkilerinin koparılmasının yasak olması sebebiyledir.Harem bölgesinin sınırlarını ilk defa Cibrîl’in rehberliğiyle Hz. İbrâhim (a.s.) belirlemiş, sınırları gösteren işaretler daha sonra Hz. Peygamber (a.s.) tarafından yenilenmiştir. Bu sınırların Kâ’be’ye en yakını, Mekke’ye 8 km. mesafede Medine istikametinde“Ten‘îm”; en uzak olanları ise Tâif yönünde “Ci‘râne”ve Cidde istikametinde Hudeybiye yakınlarında “Aşâir”dir.Diğerleri; Irak yolu üzerinde “Seniyyetülcebel”, Yemen yolu üzerinde “Edâtü Libn” ve Arafat sınırında “Batn-ı Nemîre”dir. Kur’ân-ı Kerîm’de Kâ’be’ye “el-beytü’l-harâm” (Mâide5/2) onu çevreleyen mescide “el-mescidü’l-harâm” (İsrâ 17/1)denildiği gibi, bu mescidin içinde bulunduğu Mekke şehri de“harem” (Kasas 28/57, Ankebût 29/67) yani “saygıya lâyık” sözüyle vasıflandırılmıştır (bk. birinci bölüm İhram kısmı).
 
       HILL BÖLGESİ
       Sözlükte serbest bölge anlamına gelen “Hıll Bölgesi”; Harem Bölgesini çevreleyen, Zülhuleyfe, Cuhfe, Karn, Yelemlem ve Zât-ı Irk adındaki yerleşim yerlerini birleştiren itibâri daire ile Harem sınırları arasında kalan bölgedir. Bu bölgeye “hıll” adı;harem bölgesinde haram olan işlerin burada helal olması sebebiyle verilmiştir (bk. birinci bölüm İhram kısmı).
 
       HATÎM
       Kâ’be’nin kuzeyinde Rükn-i Irâkî ile Rükn-i Şâmî arasındaki batı duvarının karşısında, yerden 1 m yükseklikte 1.5 m kalınlığında yarım daire şeklindeki duvara denir. Hatîm, Kâ’be’den sayılır. Tavaf, Hatim’in dışından yapılır. (bk. Birinci bölüm, tavaf kısmı)
 
       HEDY
       Sözlükte hediye etmek, göndermek, yol göstermek, izinden gitmek anlamlarına gelen hedy, bir hac terimi olarak, hac ve umre sırasında Harem’de kesilen kurbanlık hayvanlar, Kâ’be’ye ve Harem bölgesinde hediye olmak üzere kesilen kurban demektir(Bakara 2/196; Mâide 5/2, 95, 97; Fetih 48/25). (bk. birinci bölüm Mina’da yapılacak görevler kısmı)
 
       HERVELE
       Safa ile Merve tepeleri arasında sa’y yaparken yeşil ışıklar arasında kısa adımlarla koşarak, canlı ve çalımlı yürümek demektir.(bk. Birinci bölüm sa’y kısmı).
 
       HICR-İ İSMAİL
       bk. Hıcr-i Ka’be md.
 
       HICR-İ KA’BE (HATÎRA, HICR-İ İSMAİL)
       Kâ’be’nin kuzey-batı duvarı ile Hatim arasındaki boşluğa denir. Buraya Hatîra ve Hicr-i İsmail de denir. Burada namaz kılıp dua edilir. Hz. İbrâhim (a.s.) ile oğlu İsmail (a.s)’ın yaptığı Kâ’be binası bu kısmı da içine alıyordu. M. 605 yılında yapılan tamirde bu kısım inşaat malzemesi yetmediği için Kâ’be dışında bırakılmıştır. Bu boşluk Hatîm adı verilen yarım daire şeklinde bir duvar ile çevrilidir.
 
       İFÂZA TAVAFI
       bk. Ziyaret Tavafı md.
 
       İFRAD HACCI
       Hac aylarında sadece hac yapmak üzere ihrama girilip umresiz olarak yapılan hacdır. Bir hac mevsiminde sadece hac yapıldığı için “tek yapma” anlamında ifrad denilmiştir
 
       İHRAM
       Sözlükte hürmet edilmesi gereken bir yere ya da zamana girmek anlamına gelen “ihram”, hac ibadetiyle ilgili bir terim olarak;bir kimsenin, hac veya umre ya da hem hac hem umre yapmak niyeti ile, sair zamanlarda helal olan bazı davranışları kendisine haram kılması demektir (bk. birinci bölüm İhram kısmı).
 
       İHSAR
       Sözlükte alıkoymak, men etmek, engellemek ve âciz olmak anlamlarına gelen ihsar, bir hac terimi olarak, hac veya umre yapmak üzere ihrama girdikten sonra, hac ve umrenin tamamlanmasının engellenmesi; herhangi bir sebeple tavaf ve vakfe yapma imkânının ortadan kalkması demektir. (bk. İhsar ve Fevatbölümü)
 
       İSTİLAM
       Sözlükte selâmlamak anlamlarına gelen istilâm, bir hac terimi olarak, Kâ’be’yi tavaf ederken izdiham nedeniyle Hacer-i Esved’i öpmenin mümkün olmaması durumunda el işareti ile selamlamak demektir.
 
       IZTIBÂ
       Sözlükte bir şeyi koltuğun altına sokmak anlamına gelen ıztıbâ, peşinden sa’y yapılacak tavafta erkeklerin omuzlarına aldıkları “rida”nın bir ucunu sağ koltuk altından geçirip sol omuzlarıüzerine atıp sağ omuzu ve sağ kolu açık bırakmak demektir.Ardından sa’y yapılmayan tavaflarda ıztıbâ yapılmaz. (bk. Birincibölüm tavaf kısmı)
 
       KÂ’BE
Sözlükte geometrik şekillerden “küb” anlamına gelen Kâ’be,Mekke’de Mescid-i Haram denilen Cami-i Şerîfin ortasında yaklaşık 13 m. yüksekliğinde, 11-12 m. eninde taştan yapılmış kare şeklinde bir binadır. Kur’ân’da Kâ’be; bu ismin (Mâide, 5/97)
dışında,el-beytü’l-haram (saygı duyulan ev) (Mâide, 5/2)el-beytü’l-muharrem (saygın kılınmış ev) (İbrâhim, 14/37.Mâide, 5/2)el-beytü’l-atîk (eski ev), (Hac, 22/29, 33),el-beytü’l-ma’mûr (imar edilmiş ev) (Tûr, 52/4) ve el-beyt (ev) (Bakara, 2/125, 127) isimleri ile zikredilmektedir.
Kâ’be, Beytullah (Allah’ın evi) diye de anılır.
       Kâ’be’nin;
       Doğu köşesine, Rüknü Hacer-i Esved,
       Güney köşesine Rüknü Yemânî,
       Batı köşesine Rüknü Şâmî,
       Kuzey köşesine, Rüknü Irâki denir.
       Kuzey batı tarafında Hatîm ve Mîzâb-ı Kâ’be,
 
       Kuzey doğu duvarında, kapı,
       Kuzey-doğu duvarı karşısında Makam-ı İbrâhim ve zemzemkuyusu,
       Doğu köşesinde Hacer-i Esved vardır.
       Kur’ân’da Kâ’be’nin İbrâhim ve İsmail (a.s) tarafından yapıldığı bildirilmektedir (Bakara,2/124129).
       Kâ’be günümüze kadar bir çok kere tamir edilmiştir. Kâ’be,
her sene, üzerinde hac âyetlerinin yazılı olduğu siyah ipek örtü
ile örtülür.
 
       KIBLE
       Sözlükte cihet, yön anlamına gelen kıble, dînî bir kavram olarak, Müslümanların namazda yönelmiş oldukları yön, Kâ’be manasına gelir. Müslümanların kıblesi, Mekke’de bulunan Kâ’be’dir. Kâ’be’yi görenler için kıble, Kâ’be’nin bizzat kendisidir.Kâ’be’yi görmeyenler için, Kâ’be’nin bulunduğu taraftır.Kâ’be’nin göğe doğru ve dünyanın merkezine doğru uzantısı da kıbledir. Namazda bu cihete yönelmeye istikbâl-i kıble denir.
 
       KIRAN HACCI
       Bir hac mevsimi içerisinde umre ile hac ihramını birleştirmek suretiyle yapılan hacdır. (bk. giriş bölümü)
 
       KUDÛM TAVAFI
       Sözlükte bir yere gelmek veya varmak anlamına gelen “kudûm” kelimesi, bir hac terimi olarak; “ifrad haccı” yapanların Mekke’ye vardıklarında yaptıkları ilk, kıran haccı yapanların ise umreden sonra yaptıkları ilk tavaftır. (bk. giriş bölümü).
 
       KURBÂN
       Sözlükte yaklaşmak, Allâh’a yakınlaşmaya vesile olan şey anlamlarına gelen kurbân, dînî bir terim olarak, ibâdet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. Arapça’da bu şekilde kesilen hayvana udhiye denir. (bk. birinci bölüm Mina’daki görevler kısmı)
 
       MAHREM
 
       Sözlükte haram, haram kılmak ve haram kılınmış anlamlarına gelen mahrem, dîni bir kavram olarak, genelde Allâh’ın haram kıldığı, yasakladığı şeylere, özelde ise, kendileriyle evlenilmesi ebedî olarak haram olan kişilere denir.
 
       MAKAM-I İBRAHİM
       İbrâhim’in Makamı demektir. Hz. İbrâhim (a.s)’ın Kâ’be’yi inşâ ederken iskele olarak kullandığı veya halkı hacca da’vet ederken üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. Bu yer,
 
Kâ’be’nin doğu tarafında, zemzem kuyusu ile Kâ’be’nin kapısı arasındadır. Buradaki taşta ayak izi vardır. Taş, cam bir fanus içine alınmıştır.
 
       MEKKÎ
       Mekke’de ve Harem bölgesinde, “Mîkat” sınırları içerisinde yaşayan kimselere denir.
 
       MENASİK
       İbadetgâh, ibadet usulü, kurban boğazlanacak yer, bir adamın alıştığı yer anlamlarına gelen mensek kelimesinin çoğulu olan menâsik, dînî bir kavram olarak, en geniş anlamda ibâdet, Allâh’a yakınlaşmak için yapılan her türlü itaat; hacda yerine getirilmesi gereken vazifeler; kurban kesmek ve kurban kesilen yer anlamlarına gelmektedir. Aynı kökten türeyen nüsük kelimesi de bu anlamdadır. Ayrıca hac menâsikine meşâir de denilmektedir.Kâ’be’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında sa’y etmek,Arafat ve Müzdelife vakfeleri ve Şeytan taşlama hac menasiki arasında yer almaktadır.
 
       MES’A
       Hac veya umre yapan kimselerin, Safa ile Merve arasında,sa’y ettikleri yere verilen isimdir. (bk. Sa’y)
 
       MESCİD-İ AKSÂ
       En uzak mescid demektir. Mescid-i Aksâ, Küdüs’tedir. Beyti Makdis (kutsal ev) ismiyle de anılan ve Mescid-i Haram’dan sonra yeryüzünde yapılan ikinci mesciddir (Buhârî, Enbiyâ, 10,40. Müslim, Mesacid, 1-2). Mescid-i Aksâ, Müslümanların ilk kıblesi (Bakara, 2/144), Hz. Muhammed (a.s.)’in İsra olayında uğradığı (İsrâ, 17/1), Miracın başladığı, Hz. İsâ’ya kadar bir çok Peygamberin namaz kıldığı mesciddir.Günümüzde Mescid-i Aksâ; Kudüste, Süleyman Ma’bedînin güney tarafındaki camiye denilmektedir. Peygamberimiz ibâdet
amacıyla seyahat edilebilecek üç mescidden birinin Mescid-i Aksâ olduğunu bildirmiştir. (İbn Mâce, Salât, 197).
 
       MESCİD-İ HARAM
       Mekke’de ortasında Kâ’be’nin bulunduğu Cami-i Şeriftir.Halk arasında Harem-i Şerif de denir. Yer yüzünde ilk yapılan mesciddir (Müslim, Mesâcid, 1).Mescid-i Haram’da kılınan namaz diğer mescidlerde kılınan namazlardan yüz bin kat daha fazla sevaptır (İbn Mâce, Salat,195).
 
       MESCİD-İ NEMÎRE
       Mekke’de Arafat bölgesinin kuzey-batı tarafında Müzdelife istikametinde Urene vadisi sınırları içinde bulunan mescidîn adıdır. Hacda arefe günü arefe hutbesi bu mescitte okunur.
 
       MEŞ’AR-İ HARÂM
       Mekke’de, Arafat ile Mina arasında, Müzdelife’nin sonunda Kuzeh tepesinin civarına verilen isimdir. Bu yer, saygın olması ve burada haccın şiarlarından olan gecelemek, vakfe yapmak ve namaz kılıp dua etmek gibi ibadetler yapıldığından Meş’ar-ı Haram diye isimlendirilmiştir (Bakara 2/198). Hz. Peygamber(a.s.), burada sabaha kadar kalıp dua etmiştir (Müslim, Hac,148). (bk. birinci bölüm Müzdelife kısmı)
       MEŞÂİR (MEŞÂİRU’L-HACC)
       (bk. Menâsik)
 
       METAF
       Tavaf edilen yer anlamına gelir. Mescid-i Haram içerisinde,Kâ’be’nin etrafında tavaf etmek için tahsis edilen yeri ifade eder.
 
       MÎKAT
       Harem Bölgesine veya Mekke’ye gelmek isteyen “Âfâkîlerin”ihrama girmeden geçemeyecekleri sınırları belirleyen noktalara denir.
 
       MİNA
       Mekke ile Müzdelife bölgesi arasında bulunan Harem sınırları içinde kalan bölgenin adıdır. Büyük, orta ve küçük cemreler buradadır. Bayram günleri şeytan taşlama görevi burada yapılır.Hac ile ilgili kurbanlar burada kesilir. (bk. birinci bölüm Mina’da
yapılacak görevler kısmı)
 
       MİZAB-I KÂ’BE
       bk. Altınoluk.
 
       MUHRİM
       Hac veya umre ibadetini yapmak için “ihram”a giren kimseye ihramda bulunduğu sürede verilen isimdir (bk. İhram maddesi).
 
       MÜLTEZEM
       Hacer-i Esved’in bulunduğu köşe ile Kâ’be kapısı arasında kalan kısma denir. (bk. birinci bölüm Tavaf kısmı)
 
       MÜZDELİFE
       İleri geçmek ve yaklaşmak anlamındaki “izdilâf” kökünden türeyen “Müzdelife”, Arafat ile Mina arasında Harem sınırları içinde bir bölgenin adıdır. Mina ile Müzdelife arasında “Muhassır Vadisi”, Müzdelife sınırları içerisinde Kuzeh dağı üzerinde“Meşar-i Harem” adında bir tepe vardır.Akşam ile yatsı namazı cem edilerek kılındığı için Müzdelife bölgesine “cem’”  ) ismi de verilmiştir (Kurtubî, II, 421. İbn Kudâme, V, 283).
 
       RAVZA-İ MUTAHHARA
       Temiz bahçe demektir. Bu tâbir; Medîne’de Mescid-i Nebevî’de Peygamberimiz (a.s.)’in kabri ile minberi arasındaki bölüme denir. 10x20 = 200 metrekarelik bir alandır. Peygamberimiz (a.s.) “Evimle minberim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir” buyurmuştur. (Buhârî, Fadlü’s-Salat. 6).
 
       REMEL
       Sözlükte süratli gitmek, koşmak, bir şeyde ziyadelik, ilave gibi anlamlara gelen remel, dînî bir kavram olarak tavafta kısa adımlarla koşarak ve omuzları silkerek çalımlı bir şekilde yürümek demektir. (bk. birinci bölüm Sa’y kısmı)
 
       REMY-İ CİMAR
       Sözlükte remy atmak, ayıplamak ve yönelmek; cimar ise,çakıl taşları ve ateş koru, kor parçaları demektir. Remy-i cimâr ise, taş atmak demektir. Dînî bir kavram olarak, haccedenlerin kurban bayramı günleri Mina’da, halk arasında şeytan diye isimlendirilen yerlere, usulüne uygun olarak, küçük taşlar atmalarını ifade etmektedir. (bk. birinci bölüm mina’da görevler kısmı)
 
       RİDA
       Umre veya hac yapmak isteyen kimsenin ihrama girmek için mutat elbiselerini çıkararak büründükleri iki parça havlu türü örtüden baş hariç vücudun belden yukarısını örten kısma denir.Belden aşağısını örten kısma da “izâr” denir.
 
       İZAR
       bk. Rida
 
       RÜKN
       Sözlükte köşe ve bir şeyin aslı anlamına gelen rükn, bir hac terimi olarak hac ve umre ibadetini meydana getiren ve yapılmaması,umre veya haccı geçersiz kılan temel menasik demektir.Ayrıca Kâ’be’nin köşelerine de rükün denir. (bk. Kâ’be md)
 
       SAFA- MERVE
       Kâ’be’nin doğusunda bulunan iki tepenin isimleridir. Bugün Mescid-i Haramın duvarı ile bitişik haldedirler. Hac menasikinden olan sa’y, bu iki tepe arasında yapılır.
 
       SA’Y
       Sözlükte çalışmak, çalışıp kazanmak, gayret etmek, kastetmek,koşmak, yürümek gibi anlamlara gelen sa’y, dînî bir terim olarak, hac ve umre esnasında Kâ’be’nin doğusundaki Safâ ve Merve denilen iki tepeciğin arasında, Safâ’dan başlayıp Merve’de tamamlanmak üzere, yedi defa gidip gelmeyi ifade eder.(bk. birinci bölüm sa’y kısmı).
 
       ŞAVT
       Sözlükte tur, bir turluk koşu, işin bir kısmı, gaye, mesafe gibi anlamlara gelen şavt, dînî bir kavram olarak, tavafta Hacer-iEsved’den başlayıp Hatîmin dışından Kâ’be’nin etrafında bir defa dolaşmayı; sa’yde ise, Safa ile Merve arasındaki her bir gidiş
veya gelişi ifade eder. (bk. birinci bölüm Tavaf ve Sa’y kısımları)
 
       TAHALLÜL
       Sözlükte haram iken helal olmak anlamına gelen “tehallül”,ihram yasaklarının sona ermesi, ihram’dan çıkma demektir. İki tahallül vardır. Kurban bayramının birinci günü tıraş olduktan sonra birinci tahallül gerçekleşir. Bu durumda cinsel ilişki dışında bütün ihram yasakları sona erer. Ziyaret tavafından sonra ikinci tehallül gerçekleşir. Bununla cinsel ilişki yasağı da kalkar.
 
       TAKSİR
       Umre veya hac yapmak için ihrama giren kimsenin belli menasiki yaptıktan sonra ihramdan çıkması için saçlarını kısaltmasına denir.
 
       TAVAF
       Sözlükte bir şeyin çevresini dolaşmak, dönmek anlamlarına gelen tavaf, dînî bir kavram olarak, Hacer-i Esved’in hizasından başlayarak Kâ’be’yi sola almak suretiyle, yedi defa Kâ’be etrafında dönmek demektir. (bk. birinci bölüm Tavaf kısmı)
 
       TEHLİL
        Dîn ıstılahında, (Allah’tan başka ilah yoktur) anlamındaki “lâilâhe illâllah” tevhit cümlesini söylemeye denir.
 
       TEKBİR
       Dîn ıstılahında, Allah en büyüktür, Allah her şeyden daha büyüktür anlamına gelen Allâh’ü ekber diyerek Allah’ı azamet ve kibriya ile anmak demektir.
 
       TELBİYE
       Sözlükte emre icabet etmek anlamına gelen “telbiye”, bir hac terimi olarak “lebbeyk” diye başlayan cümleleri söylemeye denir.
 
       TEŞRÎK TEKBİRİ
       Zilhiccenin 9-13. günlerinde farz namazlardan sonra  cümlesini söylemeye denir.
 
       TEMETTU
       Sözlükte yararlanmak anlamına gelir. Aynı yılın hac aylarında önce umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra yeniden ihrama girip hac yapmaya temettu denir. (bk. giriş bölümü)
 
       TERVİYE
       Sözlükte suya kandırmak anlamına gelen terviye Zilhicce ayının 8. günü, yani Kurban Bayramı arafesinden bir önceki güne denir.
 
       UDHIYYE
       Kurban bayramı günlerinde ibadet niyetiyle kesilen kurban demektir.
 
       UMRE
       Sözlükte ziyaret etmek, uzun ömürlü olmak, evi mamur etmek,bir yerde ikamet etmek, Allah’a kulluk yapmak, korumak ve mal çok olmak anlamlarındaki “a-m-r” kökünden türeyene
umre” bir hac terimi olarak belirli bir zamana bağlı olmaksızın ihrama girip tavaf ve sa‘y yaptıktan sonra tıraş olup ihramdan çıkarak yapılan ibadete denir. (bk.Umre Nedir?).
 
       VAKFE
       Sözlükte belirli bir yerde bir süre kalmak anlamına gelen “vakfe”; bir hac terimi olarak, hac yapma niyetiyle ihrama girmiş olan kimsenin Zîlhicce ayının 9. günü öğleden sonra Arafat’ta ve aynı gece Müzdelife’de bir müddet kalmasıdır.
 
       ZEMZEM

 

       Kâ’be’nin doğusunda Yüce Allah’ın Hâcer ile oğlu İsmail’e ihsan ettiği suya denir

 

 

        Hacdaki Sembolleri Anlamak

       İbadetler, Allah nasıl emretti ve elçisi nasıl gösterdi ise öyle yapılır. Çünkü ibadeti yapacak olan Mü’mindir. inanan ve Allah’a bağlanan bir Müslüman için ibadet bir yük değil, zevkle yerine getirmek istediği bir ihtiyaçtır. Mü’min bu ihtiyacını Allah ve Rasulü’nün sunduğu program dahilinde yerine getirir. Dolayısıyla ibadetlerin şekli ve yapılışı konusunda aklen yapılacak açıklamalar, nihayet bir yorumdan öteye geçmez. Bu alanda akla gelebilecek pek çok sorunun cevabı şudur: “Hz. Peygamber ‘Ben nasıl namaz kılıyorsam, siz de öyle kı-lın!’(Buhari, Edep, 27); ‘Haccın yapılışına ilişkin uygulama, fiil ve davranışlarını benden alın!’ (Nesâî, Menâsik 220) buyurmuştur ve onun için bu ibadetler böyle yapılmaktadır.” şu kadar var ki, ibadetlerin görünen yönlerinin yanı sıra, çeşitli hikmetlerinin de varlığı inkar edilemez. Dolayısıyla, onların şekillerinin ve yerine getiriliş biçimlerinin öğrenilmesi kadar, hikmetlerinin de anlaşılmaya çalışılması bir ihtiyaçtır. Özellikle de hac gibi bünyesinde pek çok sembolik anlamlı fiili bulunan ibadetlerin özünün ve ruhunun yakalanabilmesi açısından bu ayrı bir önem taşımaktadır.Zira hac, baştan sona sembollerle dolu bir ibadettir. Bir semboller haritasıdır âdeta. Tavaf, sa’y, şeytan taşlama, Arafat’ta vakfe vb. hac ile ilgili fiil ve davranışların hepsi de sembolik anlamlar taşımaktadır.
       Hac, ruhun Allah’a yükselişini temsil ettiğinden, Kâbe hedef değil, belki sonsuzluğa ve bu manevî atmosfere geçişin başlangıcıdır. Dıştan bakıldığında sembolik davranışlar şeklinde gözüken hacdaki her fiil ve davranışın bir anlamı ve mü’mini eğitici ve bilinçlendirici bir yönü vardır. Aşağıdaki satırlarda, Hacca ilişkin fiil ve davranışlardan her birinin, bizim zihinlerimizde çağrıştırdığı sembolik anlamlar üzerinde durulmaya ve bu manalardan belli hikmetler, belli sırlar dile getirilmeye çalışılmıştır.
 
       Çağrı
       Yüce Allah’tır bu çağrı emrini veren. Çağırmakla emrolunan ilk önce Hz. ibrahim’dir. Çağrılacak davetliler bütün insanlar, davete icabet edenler ise teslim olanlardır. Hz. ibrahim’e Kâbe’yi inşa ettirip namaz kılacaklar için her türlü şirk unsurundan temizlettikten sonra Allah Teâlâ ona, insanları hacca davet etmesini emretmiştir. Son Peygamber Hz. Muhammed ise bu ibrahimî çağrıyı yenilemiş ve ebedîleştirmiştir. ilgili ayetlere bakıldığında, insanlar, birtakım faydalara tanık olmaları ve Allah’ın kendilerine verdiği hayvanları Allah’ın adıyla kurban etmeleri, etlerinden muhtaçlara yedirmeleri, günah kirlerinden arınmaları, adaklarını yerine getirmeleri, Beyt-i Atik’i (Kâbe’yi) tavaf etmeleri vb. bazı hikmetler için çağırılmaktadır. (Hac, 27-37) Kısaca bu çağrı, Allah’ı mübarek yer ve zamanlarda anmaya, tevhide ve takvaya bir çağrıdır. Halkımız arasında çok yaygın olan“Hacca çağrılma” deyimi, buradan gelmektedir. Çağrı, Allah’ın emriyle ta Hz. ibrahim tarafından yapılmış, Veda Haccı’nda ise bizzat Hz. Peygamber tarafından yinelenmiştir. fiayet bir Müslüman hacca gidebilecek güç ve imkanı bulabiliyorsa, o bu çağrının doğrudan muhatabıdır ve fazla gecikmeden bu daveti kabul etmelidir. Nitekim Yüce Allah, “Yoluna gücü yetenlerin Beyt’i haccetmeleri, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır” (Âl-i imran, 97) buyurmuştur.Bu ibrahimî çağrıyı duymak istemeyenler, davetin kimden geldiğini,davetçinin kim olduğunu ve davette neler kazanacağını dikkate almalıdır. Aksi takdirde bu çağrıya icabet etmeyip, son çağrıya (ölüm) katılmak durumunda kalmaları halinde, neler kaybedeceklerini de düşünmeleri gerekmektedir.
        Her yıl tekrarlanan bu çağrıyı “lebbeyk!” diyerek kabul etme bahtiyarlığına eren Müslüman da, bunun herhangi bir ülkeye sıradan yapılmış bir seyahat davetiyesi olmadığını bilmelidir. Bunun çok çok özel bir çağrı olduğunu,kendisinin de Allah’ın seçkin davetlileri arasına girdiğini ve O’nun huzuruna hangi ruh hali ile gideceğini idrak etmelidir. Kısaca, bu çağrıyı, niçin ve nereye çağrıldığını anlamalıdır.
 
        Yolculuk
        “(Yol için) kendinize azık alın. Gerçekten en hayırlı azık takvadır.” (Bakara,197) Mekke dışından gelenler için hac, -yakın olsun, uzak olsun- neticede bir yolculuktur. Hangi vasıtayla yapılırsa yapılsın, her yolculuğun belli bir heyecanı, stresi ve çilesi vardır. Belki de hac esnasında gerekli olan sabrın ilk tüketileceği, ilk sınavın verileceği kısımdır yolculuk. Daha yakın zamanlara kadar kızgın çöllerde günlerce, haftalarca süren, bin bir türlü güçlüklerle aşılan, veba, soygun, açlık ve susuzluğun yaşandığı hac yolculuklarının yanında,bugün yapılan birkaç saatlik yolculuk için Yüce Rabbimize ne kadar şükredilse azdır.
        Her yolculuk için belli bir hazırlık yapıldığı gibi, bu kutsal yol için de çok yönlü hazırlıklar yapılmalıdır. Bu çerçevede hacca gidenler, kul haklarını öder, çevresindeki kardeşleriyle helalleşir,bütün günahlarına samimi bir şekilde tövbe eder, gözü arkada kalmayacak şekilde dua ve niyazlarla Allah’a tevekkül ederek evinden ayrılır. Yol arkadaşlarının, kendisini oraya ulaştıracak vasıtanın, kendisine rehberlik edecek kimseler ile organizasyonun seçiminde dikkat ve hassasiyet gösterir. Yolculuğun huzurlu, verimli ve bereketli geçmesi için elinden gelen gayreti gösterir, herkese iyi davranır, himmet ve hizmet eder.Allah’a yapılan bir yolculuk olduğunun bilinciyle,sanki bunun, Ahirete giden son yolculuğu olduğunu düşünür. Aslında ölümün nerede ve ne zaman geleceği bilinmediğinden bu ihtimal her yolculuk için söz konusudur.Zira hacca varabileceği ihtimal dahilinde iken,hayat yolculuğunu hiç bilmediği bir anda tamamlayacağı muhakkaktır. Dolayısıyla çok kısa bir süre için çıkılan hac yolculuğuna yapılan hazırlıkların, daha fazlasıyla hayat yolculuğu için yapılması gerekir. Örneğin, yetmiş yıl süren bir ömür yolculuğunda hac, sadece 3-4 haftalık kısmı oluşturur. Bu yolun 3-4 haftalık kısmında sembolik olarak Kâbe’ye gidilirken,onun öncesinde ve sonrasında kulun Allah’a olan yolculuğu devam etmektedir. Bu nedenledir ki, inançlı ve bilinçli bir yolcu, asıl hazırlılığını bu ebedî yolculuğu için yapmalıdır.
       Yüce Rabbimizin Kur’an’da islam’ı daima bir yol (sebîl, sırât) olarak zikrettiğini, Peygamber Efendimizin de bir hadisinde, “Dünyada gurbetteymiş gibi ya da bir yolcuymuş gibi” (Buhârî, Rikâk, 3) olmamızı tavsiye ettiğini bilen gerçek yolcu, gideceği yere hangi azıkla ve hazırlıkla ulaşabileceğini, oraya neler götüreceğini iyi bilmelidir. Yukarıda zikrettiğimiz ayette bu azık şüphesiz “takva” yani, sorumluluk bilincidir. Kısaca hac yolcusu, aynı zamanda Hak yolcusu olduğunu anlamak durumundadır. Hac yolculuğu için bir hazırlanıyorsa, Hak yolculuğu için bin hazırlanmalıdır.
       Hac yolculuğunun heyecan veren başka bir tarafı da, onun bir taraftan âdeta Hz. ibrahim’in asrına veya Hz. Peygamber ve Sahabe dönemine yani geçmişe; diğer taraftan da hac sonrasında kazandıklarıyla geleceğe yapılan bir yolculuk olmasıdır. Dolayısıyla bu yolcu, âdeta bir zaman tüneliyle Hz. ibrahim ve ailesine,Asr-ı Saadet’e gitmektedir. Sanki Hz.ibrahim’in çağrısını bizzat kulaklarıyla duymuş, âdeta orada onlarla görüşecekmiş gibi bir ruh hali ile çıkar yola.Nihayet bu yolculukta, ömür boyu her namazda yöneldiği kıblesi olan
Kâbe’yle arasındaki binlerce kilometrelik mesafe kalkacak, yıllarca hasretini çektiği Allah’ın evini birkaç metreden dünya gözüyle doya doya seyrederek namaz kılacaktır. Yüce Allah’ın huzuruna çıkacağı, zaman ve mekanın dürüleceği, tarifi mümkün olmayan, ancak yaşayarak tadacağı bir yolculuk yapacaktır.
 
       Mikat
       Arapça “vakit” kelimesinden türeyen“Mîkât”kelimesi, Kur’an’da yedi sekiz defa geçmektedir. Tayin edilen vakit, buluşma vakti, bugünkü tabirle “randevu” anlamına gelmektedir. Bu ayetlerde Allah ile konuşmak üzere Hz. Musa için belirlediği toplam kırk gecelik mîkattan, Hz. Musa’nın Rabbini görme arzusundan söz edilir. (A’raf,142-143, 155) Haklarında hüküm verilecek olan büyük gün de, insanların Allah’a kavuşma vakti (mîkât) olarak anılmaktadır. (Nebe’, 17; Duhân 44)
       Her randevunun belli bir zamanı olduğu gibi, belli bir yeri de vardır. İşte mîkat, haccın başladığı yer ve zamanı ifade eder. Dolayısıyla mîkat mahalline gelindiğinde, büyük randevu,Allah ile buluşma ve kavuşmayı simgeleyen hac başlar. Mîkat mahallinde ve orada niyet edildiğinde artık start verilmiş, milyonlarca hacı arasında yapılacak olan takvâ maratonu başlamış, artık yarış alanına girilmiştir.
        Hz. Peygamber tarafından belirlenmiş olan mîkat sınırları,artık randevu bölgesine gelindiğinin habercisidir. Hacı, yıllarca beklediği zamana ve mekana kavuşmuştur. Mîkat’a giren mü’min, kendisini Tur Dağı’na Allah ile konuşmaya giden Hz.Musa gibi hissetmelidir. Acaba Allah ile nasıl buluşulacaktır? O’nu,rahmetini, azametini nerede, nasıl ve ne kadar görebilecektir? Acaba Allah kendisini kabul edecek midir? Hac, onun için gerçekten ilahî bir randevuya dönüşecek midir?
        Peki ya bu mîkat, geri dönüşü olmayan, iyi ile kötünün, hak ile batılın birbirinden ayırt edileceği “yevmu’l-fasl” denilen hüküm günü olarak düşünülürse,acaba o gün durumu nice olacaktır? iyilerden yana mı, kötülerden yana mı düşecektir? Asıl o mîkat gelip çatmadan önce, bu geçici mîkat provası ile gerekli dersleri çıkarmalı, mîkata bu düşüncelerle başlamalıdır.
 
       Randevularda belirlenmiş olan zaman ve mekanda olmak önemlidir. Ancak bu sadece buluşmayı sağlayan bir araçtır. Amaç ise, randevunun sonucudur.Dolayısıyla mîkat mahalline girmek, sadece belirlenen yerde, belirlenen zamanda hacca başlamaktır. Randevunun sonucunu ise, niyet, sabır, gayret, samimiyet ve bu kutsal iklimi en verimli bir şekilde değerlendirme belirleyecektir.     
 
 
       İhram 
       İhrama girmek, en başta tüm dünyevî ayrıcalıklardan soyunmayı ve bütün insanlarla eşitlenmeyi simgeler. İhrama giren kişi, bu hareketiyle makam-mevki, mal-mülk, sosyal ve ekonomik statü gibi tüm ayrıcalıkları bir kenara bıraktığını, dünyaya ait ne varsa hepsini terk etmeye hazır olduğunu göstermektedir.
       Allah katında herkesin eşit olduğunu sembolize eden iki basit giysiye bürünmüş olarak ihramlı, sanki öldükten sonra dirilişteki toplanma alanına yürümektedir. Artık orada ne malı vardır, ne mülkü, ne makamı vardır, ne mevkii. Yanında yalnızca o zamana kadar işledikleri kalmıştır. Kaçınılmaz olarak o zamana kadar işlediklerinin sonuçlarıyla karşılaşacaktır. Kişi bu hâliyle, yalın ve yalnız bir şekilde tek başına sadece Rabbine kul olduğunu artık daha rahat görebilir. Böyle bir durumda onu değerli kılacak tek şeyin, Rabbine ve O’nun koyduğu değerlere bağlılık olduğunun bilincine varabilir.
       O ana kadar kıymet ölçüsü olarak bildiği her şey; servet, makam, milliyet, cinsiyet, beşerî üstünlükler olarak ne varsa hepsi ihramın rengi içinde erir. Renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız bu elbise, kişiyi dünyevî bütün güç ve imkânlardan soyutlar. İşte bilinçli bir kişi, bu diriliş senaryosunu yaşamak suretiyle bundan sonraki hayatında gerçek dirilişe daha iyi hazırlanma sözünü verir kendi kendine ve ruhunda kalbî bir dirilişi gerçekleştirir.
Kâbe’de arzu edilen ruhî yenilenmeyi sağlayabilmek için, ihrama girerken yalnızca elbiseleri değil, kişi, içindeki her türlü manevî kir ve pası, ruhuna yük teşkil eden bütün ağırlıkları da söküp atmalıdır. Tüm dünyalık kaygıları bir tarafa bırakıp ruhunu arındırmaya tam anlamıyla yoğunlaşmalıdır. Elbiselerini çıkarıp beyaz iki parça beze bürünürken o güne kadar içine sıkıntı veren, gönlünü rahatsız eden, kalbine ağırlık veren ne varsa hepsinden soyunmalı ve kutsal iklime öyle girmelidir.
       Aslında ihram, sadece zahirî bir kıyafet değişikliği değil, insanın yaşama ve davranış biçiminin köklü bir değişikliğe uğramasına yol açması gereken bir eylemdir. Nitekim ihramlı kişi, bu kıyafeti taşıdığı süre içinde başka zamanlarda kendisine meşru olan bir dizi davranıştan uzak durmak zorundadır. Bu program dışı hayat, kişinin geçici kaygı, alışkanlık ve bağımlılıklarından kurtulmasına ve kendisiyle hesaplaşmasına imkân tanıyan önemli bir fırsattır.
       İhram yasaklarındaki espriyi doğru anlamak gerekmektedir. Bu, sadece Müslümanlara veya insanlara karşı değil, canlı ve cansız hemen hiçbir şeye zarar vermeme bilinci vermeye yönelik bir uyarı eğitimidir. Hayvanlar, bitkiler ve hatta Allah’ın mü’minlere bahşettiği bütün tabiat ve çevre dokunulmaz bir sit alanıdır ihramlı için artık. Hiçbir kimseye, hiçbir şeye zarar vermeyeceksiniz; bir otu, çiçeği bile koparamayacaksınız, kuşu dahi korkutmayacaksınız.
       İhramın bu söylenenlere benzer pek çok hikmeti dile getirilmektedir. Önemli olan böyle bir bilinçle ihrama girebilmektir. Böyle bir bilince sahip olmadan veya bu doğrultuda bir bilince erişme amacı taşımadan ihrama girmek, ihramla hedeflenen gayelerin gerçekleşmesine yardımcı olmaz.
 
       Yasaklar
        “Hacda kötü söz, çirkin davranışş, günaha sapma ve kavga yoktur.” (Bakara, 197) Hacı, sırf ibadet kastıyla,helal ve mübah olan bazı şeyleri ihram ile kendisine yasak etmektedir. Namaza başlarken alınan iftitah tekbiri nasıl kişiye namaz içinde bazı davranışları yapmasını
yasaklıyorsa, oruca başlayan kişi nasıl imsak ile yemeyi içmeyi kendisine yasaklıyorsa, ihram ile birlikte hacı da önceden mübah olan bazı şeyleri kendisine yasaklamaktadır. Kur’an, bu konuda üç türlü yasaktan söz etmektedir:
1- “Rafes” kapsamı içine girecek cinsel arzularla ilgili konuşma dahil, her türlü şehevî yasaklar,
2- “Fısk ve fusûk” kapsamı içine girecek her türlü günah, kötülük ve masiyetler,
3- “Cidâl” kapsamına girecek başkalarıyla kavga,kapışma, tartışma, sövüşme, dövüşme vb. bütün olumsuz davranışlar.
       Dikkat edilirse bu üç çeşit yasaktan ilki, kişiyi şehvetine,ikincisi nefsine, üçüncüsü de başkalarına karşı korumayı amaçlamaktadır. Bunun anlamı kişi, hac esnasında ne şehvetiyle, ne nefsiyle, ne de kardeşleriyle en küçük bir problem yaşamamalı, barış içinde olmalıdır.İnsanların genellikle birçok günaha girmelerine sebep olan bu üç cephedir. Bunlardan darbe almamalıdır.Hac süresince kazandığı bu deneyimle hac sonrasında da, kendini bunlara karşı korumalıdır. işte Hz. Peygamber,bu yasaklara riayet ederek hac yapabilen kimsenin annesinden doğduğu günkü haline döneceğini müjdelemektedir.(Buhari, Hac, 4),
       Kur’ân-ı Kerim’de belirlenen bu temel yasaklardan başka hadislerde de bazı ihram yasakları yer almıştır.ihram süresince erkeklerin, -ayaklarına geçirdikleri terlik ve büründükleri iki parça havlu hariç- başka hiçbir giysi giyememeleri; ihrama girildikten sonra güzel koku kullanılmaması, av hayvanlarının avlanmaması, Harem bölgesinin doğal bitki örtüsüne zarar verilmemesi bunlardandır. Harem bölgede her ne sebeple olursa olsun kan dökmek, kayıp bürosuna verme dışında buluntu bir eşyayı alıp sahiplenmek de bu yasaklardandır.
       İhram yasakları, sadece Müslümanları veya insanları değil, canlı ve cansız hemen her şeyi kapsamaktadır.Bütün hayvanlar, bütün bitkiler ve hatta Allah’ın mü’minlere bahşettiği bütün tabiat ve çevre dokunulmaz bir sit alanıdır artık. Hiçbir kimseye, hiçbir şeye zarar vermeyeceksiniz, bu bölgenin otunu, çiçeğini bile kopartamayacaksınız, kuşunu dahi korkutmayacaksınız. Bırakın o mübarek yerlere tükürmeyi, insanları rahatsız edecek herhangi bir çöpü dahi sağa-sola atamayacaksınız. Zira, böyle bir çöpü başka yerlerde bile yoldan kaldırıp atmak “sadaka” yani Allah’a sadakat olarak kabul edilmiştir. Bunun aksini hem de Harem bölgede yapmak,orayı temizlemek yerine kirletmek ise, sadakatsizliktir.Hac esnasında hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan insanın çevresiyle ilişkisinde son derece dikkatli davranması gerektiği ortaya çıkar. Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı gösterilmesi gereken hassasiyet, kişiye başka zamanlarda kazanamayacağı ölçüde bir duyarlılık sağlar. Artık hacı, yeşil bir yaprağa, herhangi bir canlıya bile zarar veremez.
       Bunun yanında öfkelenmemek, kimseyi incitmemek ve güler yüzlü olmak gibi ahlâkî davranışlar da, haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri manevî kazançlar arasında yer alır.
       Kısaca, ihram süresince toplumsal barışı ve bütünlüğü bozucu, bencilliği uyandırıcı, geride bırakılan geçici haz ve menfaatleri hatırlatıcı mahiyetteki her türlü eşya ve fiiller yasaklanmıştır.
 
       Telbiye
       Telbiye, seferberlik emrine uyarak cephe için gerekli hazırlıklarını yapmış, üniformasını giymiş, silahını kuşanmış bir askerin komutanının huzuruna çıkarak “Emretkomutanım!” tekmili vermesine benzer. ihram zırhını giyen hacı “Buyur Allahım buyur! Emrindeyim buyur!” derken Kâbe’sine çağıran Rabbinin tam önündeymiş,Lebbeyk Allâhümme lebbeyk! Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk! İnne’l-Hamde ve’n-Ni’mete leke ve’l-Mülk, lâ şerîke lek!”“Telbiye” denilen bu sözlerin anlamı şudur:“Buyur Allahım buyur! Emrindeyim buyur! Buyur Allahım! Senin hiçbir ortağın yoktur. Buyur Allahım! Şüphesiz hamd sana mahsustur. Nimet de senindir, mülk de senin.Senin hiçbir ortağın yoktur.”huzurundaymış gibi hisseder kendisini. “Davetini duydum, emrine uydum, huzuruna geldim, bütün benliğimle ve içtenliğimle emrindeyim!” der ve günlerce bunu birçok davranışıyla ispatlamaya çalışır.
       Bu sözler, dünyanın dört bir tarafından gelen,renkleri, dilleri, ülkeleri ve kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri aynı milyonlarca Müslümanın hep birlikte seslendirdikleri ortak bir and, ortak bir parola olarak kutsal iklimde sürekli yankılanır. Tevhid inancına bağlılığı ve Allah’tan başkasına asla kul köle olunamayacağını anlatan bu sözler, islam dininin mü’minlere kazandırdığı en önemli ortak noktalardan birini dile getirir.
       Hacı, haccın en önemli sloganı ve şiarı olan telbiye ile, Hz. ibrahim vasıtasıyla kendisine yapılan ve Hz. Muhammed tarafından yenilenen çağrıya koşmuş ve kayıtsız-şartsız, kaygısız ve endişesiz bir şekilde teslim olduğunu “Buyur Rabbim! Emrine âmâdeyim!” diyerek hem sözüyle, hem de fiiliyle ortaya koymuştur. Her ne emrolunduysa yapmıştır. Haramları terk etmekle kalmamış, ihramla birlikte bazı helalleri de terk etmiştir. O’nun rızasını elde edebilmek için tavaf ve sa’y edecek, Arafat’ta, Müzdelife’de vakfeye duracak, Mina’da şeytanı ve taraftarlarını protesto edecek, kurban kesecektir. Bütün bunları, sırf Allah emrettiği için, mahza ibadet kastıyla yapacaktır.
       Telbiye ile hacılar, dünyanın dört bir tarafından Kâbe’ye gelerek iman ve teslimiyetlerini fiili olarak göstermiş olurlar.Allah çağırdı, onlar nice zorluklarla huzuruna geldi. Kendilerine emredilen hac ibadetlerini Hz. Peygamber’in öğrettiği gibi yaptılar ve her şeyiyle O’nun emrinde olduklarını kanıtladılar. O’nun buyruklarına boyun eğmenin, gerçek kulluk olduğunu, nefislerinin esaretinden ancak bu şekilde kurtulabileceklerini “Lebbeyk: Emrindeyim Allahım!”
diyerek hem söylemleriyle, hem de eylemleriyle ispatladılar. Tıpkı şehid olacağını çok iyi bildiği halde,dini ve vatanı uğruna canını seve seve vermek isteyen bir askerin, düşman kalesine sancağı dikme emri karşısında hiç tereddüt etmeden çok sevdiği-saydığı komutanına “Emret komutanım!” demesi gibi bir teslimiyet ifadesidir telbiye.
       Müslüman, telbiyeyi orada belli yerlerde ve zamanlarda söyler. Ancak bunu, hacdan sonra hâl diliyle sürekli söylemeli, kendisine hayat verecek her türlü ilahî buyruk karşısında sürekli “Emret Allahım, emrin olur Allahım!” bilinciyle hareket etmelidir. Namaz,oruç, zekat, dürüstlük, emanet, adalet, samimiyet…hepsi için “Emrine âmâdeyim Allahım!” diyebilmelidir.
       Kâbe
       Kâbe-i Muazzama’yı gördüğü o ân, âdeta durur zaman ve sanki dürülür mekan ve bir uzay boşluğuna düşer insan.Özellikle de bu, ilk karşılaşma veya kavuşma ise...
       Hac ibadetinin yapıldığı mekanların merkezidir Kâbe. Allah için herhangi bir mekan söz konusu olmadığı halde, Kâbe için “Evim” buyurmak suretiyle orayı şereşendirmiş, çevresini de çeşitli yasakların geçerli olduğu bir “Harem” bölge ilan etmiştir.
       Kâbe ve çevresi için kullanılan “Harem” tabiri, bölgedeki bütün ilişkilerin Allah’ın emir ve yasaklarına saygı esasına göre düzenlendiğini, başta insan olmak üzere ağaç ve bitki örtüsünden hayvanlara kadar bölgedeki bütün varlıkların ilahi koruma altına alındığını ifade eder.
       Kâbe, yeryüzündeki ilk ibadet yeri olmasının yanı sıra,özellikle namaz ve hac ile ilgili belirli şartların yerine getirilmesi bakımından da ayrı bir öneme sahiptir. Kâbe’nin bulunduğu yöne, kıbleye doğru yönelmek namazın şartlarından olduğu gibi, hac ve umre ibadetinin rükünlerinden biri olan tavafda Kâbe’nin etrafında yapılır. Ayrıca Kâbe’nin, bütün Müslümanları bir noktada toplayan, her birinin ortak istikameti olma gibi birleştirici, bütünleştirici sembolik bir anlamıda bulunmaktadır.
       Hacı, Kâbe’yi gördüğünde, âdeta Kâbe’nin Rabbini görüyormuşcasına tazim etmelidir. Hz. Peygamber’in “ihsan” derecesinden söz ederken dediği gibi “Sen O’nu göremesen de O seni görür.” (Buhari, iman,38) işte bu bilinç içerisinde, kendisine dünya gözüyle Beyt’i gösteren Allah’a şükredip, ahirette de cemalini göstermesi için dua etmelidir.
       Yıllardır binlerce kilometre uzaklardan yöneldiği Kâbe, artık tam karşısındadır. Aradan mesafe kalkmış, vuslat gerçekleşmiştir. Kulun Kâbe’ye kavuşması,Rabbine kavuşmasını hatırlatır. Kim bilir ne zaman, nerede ve ne hâlde? Önce son nefesle varış, sonra diriliş ve huzura çıkış... Acaba hangi yüzle, hangi yönden ve hangi sermaye ile?
       Kâbe’ye her gidişte abdestli bulunmak, sükûnet ve huşû içerisinde Kur’an tilaveti, dua, istiğfar,tesbih, tehlil ve tekbirle meşgul olmak, mümkün mertebe konuşmamak, başkalarını rahatsız etmemek,geçiş yerlerinde oturarak veya namaz kılarak izdihama sebep olmamak,   -namaz içerisindeyken dahi- Kâbe’yi doya doya gözyaşları içerisinde temaşa etmek tavsiye edilen âdâb arasındadır.
       Hacılar, “Duyûfu’r-Rahmân” yani “Rahman’ın misafirleri” dir. Evet gerçekten de hacılar O’nun birkaç günlük veya haftalık en kıymetli misafirleridir.Dolayısıyla, önce hacı kendisinin bir misafir olduğu, hem de Rabbine misafir olduğu bilinci içerisinde geçirmeli bu kıymetli zamanını. Ayrıca gerek hâne sahibine karşı, gerekse O’nun diğer misafirlerine karşı saygı ve hürmette kusur etmemelidir.
       Kâbe bir semboldür. Bu sembole yaklaşırken Rabbimize yakınlığımızı ölçmeliyiz. Mesele yalnızca fizikî planda Kâbe’nin yanında olmak değildir.Önemli olan kişinin bu fizikî yakınlığı Rabbine olan manevî yakınlığını artırmaya vesile kılabilmesidir.Nerede olursa olsun yüzünü Kâbe’ye çevirirken gönlünü de Allah’tan başka her şeyden çevirme bilincine ulaşabilmesidir.
       Yeryüzünün ilk mabedinin etrafında, ibadetlerin özü olan ihlâsın en güzel örneklerine tanık olunur.Burada içtendir yakarışlar. Müslüman, af için Rabbine nihaî başvurusunu burada yapar. Burası,affedilmeden ayrılmama noktasıdır. Onun için daha ötesi düşünülemeyecek bir rahmet ortamında eller açılır Rahmetin sahibine…
 
       Tavaf
       Tavaf, sözlükte bir şeyin etrafında dönmek ve dolanmak demektir. Kâbe etrafında dönerek gerçekleştirilen tavaf, kâinatın ve yaratılışın özeti, teslimiyetin ve ilâhî takdire boyun eğişin sembolü sayılır. Evrende maddenin en küçük parçası olan atomdan, en büyük galaksilere varıncaya kadar her şey tavaf hâlindedir. Atomda elektronlar çekirdek etrafında baş döndürücü bir hızla dönerken, galaksiler de milyarlarca yıldız sistemleriyle galaksinin merkezi etrafında akıl almaz bir hızla dönmektedirler. Sanki hepsi kendilerini var eden ve yaratan Yaratıcıya ibadet etmektedirler. Kur’an’da ifade edildiği gibi, her biri bir yörüngede seyretmektedir (Yâsin sûresi, âyet: 40).
       Kâbe’nin etrafında tavaf eden on binlerce Müslüman’ın oluşturduğu tablo, bir galaksinin, milyarlarca yıldızıyla dönüşünü andıran bir manzara gibidir. Bu bakımdan tavaftaki manevî hazzı tam anlamıyla elde edebilmek için kendini yörüngeye bırakmak gerekmektedir. Zaten Kâbe’nin çekim alanında yörüngeye girebilen bu manevî akışa kendini bırakır ve mü’minler denizinden bir damla olabilmenin zevkine erer.
       Tavafa, Kâbe sola alınarak başlanır. Bunun da simgesel bir anlamı vardır. Nazargâh-ı ilâhî olan insanın kalbi, ‘Beytullah’ yani Allah’ın eviyle karşı karşıya gelir tavafta. Allah, insanın şekline, kalıbına, malına mülküne değil, kalbine bakar. Bu yönüyle Kâbe ile insan kalbi arasında dikkat çekici bir ilgi vardır. Bu sebeple tavafta kişinin kalbi Kâbe tarafında yer alır. Bunda aynı zamanda tavafın ne kadar kalpten ve gönülden yapılması gerektiğine de bir işaret vardır.
       Kâbe’nin etrafında mü’min olmanın zevki yaşanır. Allah’a yakın olmanın tattırdığı bu zevki bir başka yerde bu kadar canlı ve bu kadar coşkulu bir şekilde yaşamak çok zordur. Bu kutsal mekânda tanık olunan yakınlaşma duygusu, hacıya kendi evinde olduğu hissini verir. Burada hacı kendini sılaya kavuşmuş gibi hisseder. Çünkü Kâbe’nin yüzü kendisine öylesine tanıdık, kokusu öylesine bildik, sıcaklığı öylesine kuşatıcı gelir ki mü’min için, başka hiçbir sevgi bu denli çekici olamaz.
       Tıpkı namaz kılarken olduğu gibi, Kâbe’nin etrafında tavaf eden insanlar arasında hiçbir ayırım yoktur. Burada mü’minler eşitlenir. Kişiyi diğerlerinden ayıran hiçbir işaret veya alâmet yoktur artık. Orada tevhidin simgesi olan birlik vardır. Burada mü’minler denizinde kaybolmak ve toplulukta erimek gerekmektedir.
       Birisinin etrafında dönmek, âdeta onun etrafında pervane kesilmek, sembolik olarak yürekten bağlılığı ve onun için her şeyini feda edebileceğini gösteren bir harekettir. Bu bakımdan Beyt-i Atîk’ı tavaf, yalnızca Yüce Yaratıcıya yönelmenin ve yalnızca onun huzurunda eğilmenin ve ondan başkasına ibadet etmemenin fiilî bir göstergesidir.
       Kâbe bir semboldür. Bu sembole yaklaşırken Rabbimize yakınlığımızı ölçmeliyiz. Mesele, yalnızca fizikî planda Kâbe’nin yanında olmak değildir. Önemli olan, kişinin bu fizikî yakınlığı Rabbine olan manevî yakınlığını artırmaya vesile kılabilmesidir. Nerede olursa olsun yüzünü Kâbe’ye çevirirken gönlünü de Allah’tan başka her şeyden çevirme bilincine ulaşabilmesidir.
       Kâbe’nin, bütün Müslümanları bir noktada toplayan, her birinin ortak istikameti olma gibi birleştirici, bütünleştirici sembolik bir anlamı da bulunmaktadır.
       Yeryüzünün ilk mabedinin etrafında, ibadetlerin özü olan ihlâsın en güzel örneklerine tanık olunur. Burada içtendir yakarışlar. Müslüman, af için Rabbine nihaî başvurusunu burada yapar. Burası, affedilmeden ayrılmama noktasıdır. Onun için daha ötesi düşünülemeyecek bir rahmet ortamında eller açılır rahmetin sahibine… Bu bakımdan kendisine Kâbe’yi tavaf nasip olan Müslüman bu rahmet ortamını olabildiğince iyi değerlendirmeye çalışmalıdır.
 
       Hacer-i Esved
       Tavafın başlama noktasını göstermek gibi pratik bir faydası da bulunan bu taşın menşei, tarihçesi, mahiyeti ve manevî değeri hakkında, bir kısmı zayıf, bazıları sembolik anlam taşıyan çok sayıda rivayet vardır. Bu rivayetlerde umumiyetle Hacer-i Esved’in aslında beyaz iken insanların günahları yüzünden karardığı, cennetten indirildiği, Nuh tufanı sırasında Ebû Kubeys Dağı’nda korunduğu ve Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşası esnasında oradan yerine getirilerek konulduğu, onun Allah’a verdiği sözü yerine getirenlere şahitlik edeceği gibi hususlar dile getirilmektedir.
       Risalet öncesi Kâbe’nin onarımı esnasında Hacer-i Esved’i yerine kimin koyacağı konusunda kabileler birbirlerine düştüklerinde Hz. Peygamber hakem seçilmiş ve onu bir örtü üzerine koyup, her kabileden bir kişiye örtüden tutturduktan sonra, onu kendi elleriyle yerine yerleştirmişti.
       Hz. Peygamber, müsaitse Hacer-i Esved’i öper, değilse eliyle veya elindeki baston vb. ile selamlayarak tavafa başlardı. O, güçlü kuvvetli birisi olan Hz. Ömer’i, zayıf bünyeli kimselere eziyet verebileceği gerekçesiyle, Hacer-i Esved’i öpmek için izdihama dalmaması konusunda uyarmış, eğer boş ise istilam etmesini, aksi takdirde tehlil ve tekbir ile geçmesini söylemişti. Hz. Peygamber’in bu tavsiyesinden sonra o, izdihamın olduğu hâllerde istilamı terk edip geriden selamlamakla yetinmiştir. Nitekim İbn Abbas da “Hacer-i Esved kalabalık olduğu zaman kimseye eziyet verme! Eziyet de çekme, geç!” tavsiyesinde bulunmuştur.
       O zamanlar şimdiki kadar fazla kalabalık olmamasına rağmen, izdiham olması durumunda Hacer-i Esved’in öpülmemesi, bu hususta başkalarının rahatsız edilmemesi tavsiye edilmiştir. Günümüzde milyonlara varan mahşerî kalabalıkta, kişinin, sünnete uyma adına kardeşlerine eza cefa etmesi asla tasvip edilemez. Kaldı ki, burada sünnet olan, mutlaka Hacer-i Esved’i öpmek değil, onu bir şekilde selamlamaktır. Hacer-i Esved’i öpmek için kardeşleriyle itişip-kakışmak, ne sünnettir, ne de ibadet! Bu konuda hem Hz. Peygamber’in örnek davranışına, hem de onun uyarı ve tavsiyesine uyulmalı, izdihamlı durumlarda uzaktan selamlama ile yetinmelidir.
Sahabe, Hacer-i Esved’i selamlarken; “Allahım! Sana inanarak, Kitabını ve Peygamberinin sünnetini tasdik ederek / Peygamberinin sünnetine uyarak” derlerdi. Burada asıl olan taşın kendisi değil, Hz. Peygamber’in sünneti, örnek davranışıdır. Zira Hacer-i Esved, önce Hz. İbrahim’in sonra da Hz. Peygamber ve ashabının hatırasını yâd etmeye vesile olan bir semboldür.
       Nitekim bir defasında Hz. Ömer, Hacer-i Esved’e seslenerek; “Biliyorum ki sen bir taşsın. Ne zarar, ne de fayda verirsin. Eğer ben, Resûlullah’ın sana dokunduğunu görmeseydim, sana el sürmez / öpmezdim” (Buharî, Hac, 57) dedi ve ona eliyle dokunarak selamladı / öptü. O, Hacer-i Esved’e bu şekilde seslenirken, bir taşa karşı yaptığı bu davranışın, cahiliyye dönemindeki putlara tapınma gibi olmadığını, bunun sadece Hz. Peygamber’in sünnetine uyarak Allah’a ta’zim ve yaklaşma için yapılan sembolik bir davranış olduğunu vurguluyordu.
Hacer-i Esved’i selamlama, Allah’a vermiş olduğu ahdi yenileme anlamına gelmektedir. Kul, ruhlar âleminde verdiği kulluk sözünü, amelleriyle ortaya koyduğu iman akdini bu defa Beyit’te, Beyt’in sahibinin önünde bu hareketiyle temsilî olarak yineler ve pekiştirir. İşte Hacer-i Esved’i selamlama, ahdi, bey’atı tazelemeyi, sözünde durmayı sembolize eder.
 
       Mültezem
       Mültezem, Hacer-i Esved ile Kâbe kapısı arasında kalan kısımdır. İnsanlar buraya yapışarak ısrarla dua ettikleri için bu adın verildiği söylenmektedir. Allah Resûlü (s.a.s.)’nün de Mültezem’e gelerek göğsünü, yüzünü ve ellerini açıp oraya yapıştığı ve o şekilde dua ettiği rivayet edilmektedir. Mültezem’de yapılacak duaların kabul edileceği rivayetlerde yer almaktadır. Buranın fazileti hakkında pek çok rivayet vardır.
       Öteden beri bazı kişiler gözyaşları içerisinde Mültezem’e yapışarak dua ederler. İster Kâbe’nin kapısına veya eşiğine, isterse Kâbe’nin duvarlarına veya örtüsüne sarılarak ağlasın, kişinin ağlaması, en içten duygularla Mevla’ya yakarması, tıpkı yaramazlık yapıp da annesine kendisini affettirmek için gözyaşları döken çocuğun durumuna benzer. Anne onu önce kabul etmese de, eteğini bırakmayan yavrusuna sonunda yüreği dayanamaz ve affeder, kucaklar, bağrına basar. Acaba merhametlilerin en merhametlisi olan Allah, Kâbe’sinin etekleri etrafında defalarca tavaf eden, evinin perdelerine sarılmış ve bütün benliğiyle “Hatalarıma rağmen başka bir yere değil senin kapına geldim; benim günahım çok, ama senin merhametin daha çok! Beni affetmeden buradan ayrılmam ya Rabbi!” diye niyaz eden kulunu affetmez mi? İşte bu duygu ve düşüncelerle kişi –izdihama neden olmamak kaydıyla- Kâbe’de kendisini affettirmek için içtenlikle yalvarır, yakarır, gözyaşları döker. Şüphesiz böylesi içten bir yöneliş Yüce Allah tarafından karşılık görecektir. Rahman ve Rahim olan O ev sahibi Beyti yanındaki içten bir yönelişi boş çevirmeyecektir.
 
       Makam-ı İbrahim
       Kâbe kapısının birkaç metre karşısında, madenî sarı bir mahfaza içinde yer alan taşı, Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi yeniden inşa ederken üzerine basıp iskele olarak kullandığına inanılmaktadır. Bir başka inanışa göre o, Hz. İbrahim’in insanları hacca davet için üzerine çıktığı taştır.
       Bunlardan her ikisi de mümkün olabilirse de, bizim açımızdan önemli olan, -taş veya bu taşın bulunduğu yer- Makam-ı İbrahim’in Kur’ân-ı Kerim’de geçmesidir. (Bakara, 2/125; Âl-i İmran, 3/96)
       Gerek orada namaz kılınmasını söyleyen ayet, gerekse Hz. Peygamber’in Makam-ı İbrahim’i Kâbe ile arasına alarak namaz kılması sebebiyle, tavaf sonrası kılınan iki rekât namaz, izdihamın olmadığı durumlarda orada veya oraya yakın bir yerde kılınmaktadır. Hz. Peygamber, Makam-ı İbrahim’de kıldığı iki rekât namazında Allah’ın birliğini, tevhidi içeren Kâfirun ve İhlâs sûrelerini okumuştur. Ancak, kalabalık zamanlarda bu namazın tam orada değil de, tavaf edenleri engellemeyecek şekilde başka bir yerde kılınması daha uygun düşmektedir.
 
       Zemzem
       Zemzem, Allah’ın Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail’e ihsan ettiği mübarek suyun adıdır. Hz. İbrahim, Allah’tan aldığı vahiy ile eşi Hacer ve henüz süt emmekte olan oğlu İsmail’i Zemzem’in bugünkü yerine bırakıp gider. Henüz Kâbe yapılmadığı ve Mekke şehri kurulmadığı için orada yaşayan birileri de yoktur.
       Rivayetlere göre Hz. İbrahim, onları bırakarak bir şey söylemeden geri dönüp gitmek üzere hareket edince Hz. Hacer, ona kendilerini böyle bırakarak nereye gittiğini sorar. Fakat İbrahim (a.s.), birkaç defa tekrarlanan bu soruya cevap vermez. Bunun üzerine Hz. Hacer, ona bunu kendisine Allah’ın mı emrettiğini sorar. İbrahim (a.s.)’den ‘Evet’ cevabını alınca, büyük bir teslimiyetle ‘Mademki Allah (c.c.) bunu emretti. O bizi korur, bizi burada zayi etmez’ der.
       İbrahim (a.s.), oradan ayrılarak ‘Seniyye’ diye adlandırılan yere gelince şöyle dua eder:
       “Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler!” (İbrahim sûresi, âyet: 37)
       Çok geçmeden yanındaki suyu biten Hz. Hacer, yavrusuna su bulabilmek için, annelik sevgisi ve şefkatiyle sağa sola koşuşturmaya başlar. Su temin edebilecek birilerini görebilir miyim diye Safâ ve Merve diye bilinen bu iki tepe arasında gidip gelir. İki tepe arasındaki vadiye indiği zaman çocuğunu göremediği için orayı koşarak geçer. Bu su arayış, ilahî iradenin hemen Kâbe’nin yanı başından Zemzem suyunu ikram etmesine kadar devam eder.
       Zemzem, halen Kâbe’nin 20 m. kadar doğusunda, Makam-ı İbrahim’e yakın bir yerde bulunan tavaf alanının altındaki kuyudan çıkmaktadır. 2003 yılında, tavaf alanını genişletmek amacıyla Zemzem kuyusuna iniş yeri kapatılmış, bunun yerine tavaf alanı etrafındaki Zemzem içme yerleri çoğaltılmıştır.
       Hz. Peygamber’in Zemzem hakkında: “Zemzem ne niyetle içilirse o yararı sağlar” (İbn Mâce, Menasik, 78) buyurduğu rivayet edilmektedir. Çeşitli rivayetlerde onun şifa verici özelliği anlatılmıştır. Medine’ye hicret ettikten sonra Hz. Peygamber’in Mekke’den Zemzem suyu getirttiği de nakledilmektedir. Zemzem içerken, “Allahım! Senden yararlı ilim, bol rızık ve her dert için şifa istiyorum” diye dua edilir.
       Kişi, tıpkı Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in Kâbe’yi ibadet için temizledikleri gibi, tavaf ederken gönül evi olan kalbini takva ile tertemiz yapar. Kalbindeki kirleri yıkar, yakar, yok eder ve Zemzem suyuna gelir. Orada ise bu defa o mübarek su ile midesini temizler. Bir daha haram lokma, şüpheli rızık girmeyecek hâle gelinceye kadar arındırır. Nefsini, açgözlülüğünü doyuracak kadar içer. Haramdan beslenme hastalığına şifa verecek kadar doyasıya içer. Tamahkâr nefsi susuncaya, vicdanı takva kararını duyuncaya, ruhu onunla doyuncaya kadar içer. Böylece, o mübarek yerlerde Yüce Allah’a söz verdikten sonra bir lokma da olsa, Zemzem’le pak eylediği midesini ifsat etmemeye, kazancını haramlarla kirletmemeye, çocuklarını haksız kazançla beslememeye söz vererek içer bu arınma suyunu.
 
       Sa’y
       Hacda yapılmakta olan sa’yin aslı, Hz. Hacer’in henüz kendisini emmekte olan oğlu Hz. İsmail için su ararken, bu iki tepe arasında koşması hadisesine dayanır. Sa’y, Hz. Hacer’in bu hatırasının canlandırılmasıdır. Safâ ile Merve arasında yapılan bu sa’y, Allah’ın rahmetinin en büyük göstergelerinden biri olan anne sevgisi ve şefkatinin Hz. Hacer validemizde kendini gösteren şeklinin yâd edilmesidir. Kadına ve annelik şefkatine, sevgisine, bu yüce duyguya İslâm’ın verdiği değeri gösteren simgesel bir harekettir.
       Koşmak, hızlı yürümek anlamına gelen “Sa’y”, bir arayışı simgeler. İnsan sa’y alanındaki koşuşturmasıyla, Hz. Hacer’e somut bir şekilde uzanan ilâhî rahmetten bir şeyler elde edebilme arzusundadır.
Sa’y, müslümanların sırf hac fiil ve davranışlarından olduğu için, ibadet amacıyla katıldıkları bir yürüyüştür. Müslüman bu sayede kendisi gibi aynı yola girmiş, aynı niyet ve duyguları taşıyanlarla beraber koşmanın heyecanını yaşar.
       Safâ ile Merve arasında sa’y ederken hacı, manen kurtuluşu aramak için tıpkı Hz. Hacer validemiz gibi koşar. Beşerî olandan ilâhî rahmete koşar. Nefes nefese bütün uzaklıkları yakınlaştırarak, Yüce Yaratıcı’nın kendisine ne derece yakın olduğunu hissederek koşar.
       Sa’y, tıpkı Hacer validemizin kızgın güneşin altında susuzluktan kıvranan biricik İsmail’ine hayat verecek suyu arayışı gibi bir arayış iştiyakıyla yapılmalıdır. Hz. Hacer’in oğlu İsmail’i kurtarmak için koşuşturması gibi derin bir arzu ile… İlâhî rahmete olan ihtiyacını bütün iştiyakı ile ortaya koymanın bir simgesi olarak...
 
       Arafat
       Kelime olarak Arafat, “bilme,anlama, tanıma” ve “güzel koku”gibi manalara gelen bir kökten gelmiştir. Dünyanın her tarafından gelen insanların bu yerde birbirleriyle görüşüp tanışmaları veya günahlarını itiraf ederek Allah’tan af dilemeleri,affedilmelerinden sonra günah kirlerinden temizlenip Allah katında güzel bir kokuya sahip olmaları sebebiyle bu ad verildiği ileri sürülmüştür.
       “Hac nasıl (olmalı)dır?” diye sorduklarında Allah Rasûlü’nün verdiği cevap kısa ve gayet net idi: “Hac, Arafat’(ta olmak)tır” (ibn Mace, Menasik, 57) Hac, hakikati bilmek, tanımak, anlamak, kavramaktır. “Hac, Arafat’tır” yani ârif olmaktır; marufa, marifete,Marifetullah’a ermektir. Dirilişi, mahşeri,mahkeme-i kübra öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmektir. Arif olan anlar, Arafat’ı idrak eden,hacı olur, Arafat’ı kavrayan marifeti bulur. Arafat,ârif olma yeridir. Arafat marifeti yakalama yeridir.Arafat önce kendini bilme, kendini bulma deneyimidir. Ve “Kendini bilen, Rabbi’ni de bilir” fehvâsınca,önce kendini tanıma, ardından da Rabbini tanımadır. Yunus’un dediği gibi:
 
      “ilim, ilim bilmektir,
 
       ilim kendin bilmektir...
       Tıpkı Allah’ı unutanların, kendilerini unuttukları ve neticede Ahirette Allah tarafından unutuldukları gibi (Haşr, 19), Arafat’ta kendini ve Rabbini tanıyanlar da, mükafat olarak Allah tarafından tanınacaklardır.
       Arafat, zamanların en bereketlisi olan Arefe günü,mekanların en mübareği olan Arafat’ta, Hz. Muhammed gibi yüzünü Kâbe’ye çevirip, sırtını Cebeli Rahme’nin (Rahmet Dağı’nın) eteklerine vererek,Rahman’ın rahmetine nail olabilmek, bütün Müslümanların derdine derman bulabilmek, günahlardan sıyrılıp gözyaşlarıyla dolabilmek, cehaletten kurtulup marifetullah ile olabilmek için bir irfan ve marifet mektebidir.
       Arefe günü hac ihramıyla Arafat’ta bulunmak, bir Müslüman için en büyük nasiplerden biridir. Çünkü,bu kutsal yerde ve bu mübarek zaman diliminde yapılan dua ve ibadetler geri çevirilmez. Bu itibarla Müslüman Arafat’ta gönlünü her türlü dünyevî düşüncelerden arındırarak, bütün samimiyetiyle Allah’a yönelmeli, el açıp yalvarmalı, içine düştüğü günahları hatırlayıp göz yaşları içinde tövbe etmeli,af ve mağfiret dilemeli, kendisi, anne-babası, kardeşleri,çocukları, yakınları, milletinin fertleri ve tüm Müslümanlar için içtenlikle dua etmelidir.
       Arafat’ta diğer mü’minlerle bir arada bulunan,kıyafetiyle artık bu dünyayı terk ettiğini gösteren mü’min, haşir ve hesaba çekiliş sahnesini temsilî bir şekilde yaşayarak sorumluluğun ve hesaba çekilmenin idrakine varır. Allah’ın huzurunda durmanın manasını, makam, servet ve ilim gibi üstünlüklerin gerçek değerinin hesaba çekileceği zaman ortaya çıkacağını anlar ve üstünlüğün sadece takvada olduğunu kavrar.
 
       Vakfe
       Vakfe, duruş, bekleyiş demektir. Arafat vakfesi,bir yandan insanın dünyaya ayak basışını, diğer yandan ise kıyamette Allah’ın huzurunda bekleyişini hatırlatır. Vakfe,uzun soluklu bir duruştur, duruşmadır, durulaşmadır, sabahtan akşama kadar heyecanla,korku ve ümit arası bir bekleyiştir.Arafat, birkaç saat hoşça vakit geçirilen bir dinlenme yeri, piknik yeri
değildir. O, mü’minin, Rabbi’nin huzurunda imanla, sebatla, umutla gerçekleştirdiği bilinçli bir duruştur. Vakfe,inananların, nefislerine karşı, birbirlerine karşı, başkalarına karşı ortaya koyduğu vakarlı ve kararlı bir duruştur. Bütün Müslümanların kardeş olduklarını, Hz. ibrahim’in milleti olan tek bir din ve millet olduklarını, yek vücut olduklarını ispatlayan şanlı, asaletli bir duruştur.
       Allah Rasûlü, Arafat’a varınca meşhur Veda Hutbesi’ni burada okumuştur. Müslümanlar için bir çeşit ‘insan hakları beyannâmesi’ niteliğinde olan Veda Hutbesi aslında Hz. Peygamber’in duruşunun en açık göstergelerindendir. O gün, yüz bin kişiye hitap eden Allah Rasûlü, hutbesinde hem kendi duruşunu, hem de Müslümanların duruşlarının nasıl olması gerektiğini deklare etmiştir:
1. Müslümanların canları ve malları, içinde bulundukları kutsal zaman ve mekan kadar saygın ve dokunulmazdır.
2. Kadınlar, Allah’ın emanetidir ve onların hakları, iffetleri ve ihtiyaçları konusunda bu sorumluluk bilinci ile hareket edilmelidir.
3. Kan davası ve faiz gibi cahiliyye gelenekleri kaldırılmıştır.
4. Sapıklığa düşülmemeleri ve sımsıkı sarılmaları için Müslümanlara Allah’ın Kitabı’nı bırakmıştır.
       Allah Rasûlü, Arafat’ta öğle ile ikindi namazlarını Mescid-i Nemire’de öğle vaktinde birleştirerek kıldıktan sonra, doğru Rahmet Tepesi’ne gitmiş, kıbleye yönelerek tam güneşin batışına kadar dua, niyaz ederek yapmıştır vakfesini.Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan o rahmet elçisi, orada öğleden akşama kadar saatlerce kim bilir ne yakarışlarda bulunmuştur… işte bilinçli bir vakfe, bilinçli bir duruş, vakarlı, kararlı, umutlu bir bekleyiş bu bilinçle duruştur.
       Arafat’ta vakfe bütün dünya Müslümanlarını temsilen gelen heyetlerin oluşturduğu dünyada eşi benzeri görülmeyen bir zirvedir. Sadece halkı Müslüman olan ülkelerden gelenlerin değil, diğer ülkelerde yaşayan Müslümanların da katıldığı “Dünya Müslümanları Kongresi”dir. Geçmişte olduğu gibi, dinî, ilmî, ictimaî ve de siyasî meselelerini konuşup çözüme kavuşturabilecekleri modern anlamda organizeli, düzenli, disiplinli bir kongre olamasa da, gönüllerin, ruhların konsensüsü vardır orada. Dilleri, ırkları, tenleri,renkleri, kültürleri ve coğrafyaları farklı olmasına rağmen, inançları, duyguları,dertleri, dilekleri ve duaları aynı olan milyonların yürekleri ve yanık yakarışları vardır vakfede. Bu milyonların içinde nice Allah dostu,gönül eri, takva ehli, haram lokma nedir bilmez, duları reddolunmaz “hacc-ı mebrur”sahibi kimseler vardır kim bilir!
       Allah’tan niyazımız odur ki, sözünü ettiğimiz kongre,yakın bir gelecekte organizeli ve programlı olarak bütün Müslümanları temsil eden ilim, fikir ve siyaset adamlarının aktif katılımlarıyla gerçekleşir ve Müslümanların ortak problemlerine o mübarek zaman ve mekanda acil çözümler aranır, gerekli kararlar alınır, yıllık raporlar yayınlanır. Böylece hem Müslümanlara,hem de bütün insanlığa barış, esenlik mesajları verilir.
 
       Müzdelife ve Meşş’ar-i Haram
       Müzdelife, Harem sınırları içinde Arafat ile Mina arasında kalan bir bölgenin adıdır.Şeytana ve taraftarlarına karşı ertesi gün yapılacak sembolik protestoda atılacak küçük taşlar, genellikle Müzdelife’de toplanır.Burada ikinci kez durulan vakfe, Allah’ın huzurunda bilişmeyi ve bilinçleşmeyi pekiştirir.
       “Arafat’tan akın edince Meş’ar-i Haram’da Allah’ı anın.” (Bakara, 198)
       Mealini verdiğimiz ayette “akın edince” diye çevirilen “ifâda” tabiri,bir nehrin taşmasını, sel sularının coşkulu bir şekilde akmasını ifade eder. Arafat vakfesini yerine getirmenin sevinci ile hacıların coşkulu bir tarzda âdeta bir insan seli gibi akması, ayette böyle ifade edilmiştir.
       Yukarıdaki ayette geçen Meş’ar-ı Haram da buradadır. Bu ayette “O’nu size gösterdiği biçimde anın” şeklinde ikinci kez zikrin emredilmesinden,bu bölgenin Allah’ın zikredileceği bir mekan olduğu anlaşılmaktadır. Arafat’tan Müzdelife’ye gelindiği andan itibaren başlayan bu zikir süreci sabah namazı sonrasına kadar devam eder. Buradaki zamanın, zikir için en uygun bir zaman dilimi olduğu şüphesizdir. Arafat’ta gündüz yapılan vakfe, burada gece veya sabahın alaca karanlığında yapılmaktadır. Arafat’taki marifet ve bilme vakfesi, gündüzün aydınlığına; Meş’ar’daki Allah’ı anarak bilinçleşme ise gecenin karanlığına ayrılmıştır.
       Hz. Peygamber Arafat’tan ayrılınca, akşam namazını yatsı vakti girdikten sonra birleştirerek burada kılmıştır. Geceyi istirahatla geçirdikten sonra,sabah namazının peşinden buradaki vakfesini yapmıştır.
       Meş’ar, şiâr ve şuur yeri-zamanı demektir. Hacı orada beklenen bilinç düzeyine, gerçek şiârına erişecektir.Kâbe’de kalbini vesveselerden temizler,Zemzem’le midesini yıkar, Arafat’ta ârif olur, marifet bulur, Meş’ar’da şuura erer, Mina’da ise temenni ya da temennaya, yani aşka varır. Diğer bir deyişle, Kâbe’de imana, Zemzem’de takvaya, Arafat’ta bilgiye, Meş’ar’da bilince ve Mina’da sevgiye ulaşır.
 
       Mina
       Müzdelife’den ayrıldıktan sonra, Muhassir Vadisi sağa alınarak Mina’ya geçilir. Muhassir bölgesi, filleriyle Kâbe’yi yıkmak üzere gelen Ebrehe ordusunun, sürü sürü kuşlar tarafından atılan taşlarla hüsrana uğratıldığı yerdir. Fil Suresi’nde anlatıldığı gibi, küçücük taşlar, güçlü Ebrehe ordusunun planını nasıl boşa çıkarmışsa,Cemerât’ta atılacak taşlar da, şeytanın ve taraftarlarının bize karşı kurduğu tuzakları boşa çıkarması düşüncesi ve duasıyla atılır.
       Mina, aşırı istek, arzu demektir. Mina, Hz. İbrahim ile oğlu ismail’in, Allah’a olan aşklarının sınandığı yerdir.Bu sınavda Hz. ibrahim, ahir ömründe kendisine verilen biricik oğlunu Allah için kurban etmek; İsmail ise, bu uğurda canını vermek gibi çok ciddi bir sınavdan geçmektedirler. Bir tarafta Allah’ın emri ve aşkı, diğer tarafta ise ciğerparesi vardır ve her ikisi de sınanmaktadır. Allah sevgisi mi, evlat sevgisi mi? Allah sevgisi mi, yaşama arzusu mu?
       Hz. ibrahim durumu oğluna açar ve görüşünü sorar.Hz. ismail’in cevabı kısa ve nettir: “Babacığım! Sana emredileni yap! Beni sabredenlerden bulacaksın!” (Saffât, 102) Bu cevap üzerine Hz. ibrahim, sevgili oğlunun Allah yolunda kurban etmeye karar verir ve Mina yolunu tutar. Allah’ı her şeyden, herkesten daha çok sevdiğini, Allah’a olan aşkının her şeyin üstünde olduğunu ispat etmek üzere çıkar yola. Ancak, peygamber de olsa, baba olabilmek için neredeyse tam bir asır bekleyen bir insan olan Hz. ibrahim’in karşısına o esnada şeytan çıkar. Bu kez, bir tarafta Allah’ın emri, diğer tarafta şeytanın vesvesesi vardır. Ve ibrahimî kararlılık ağır basar. Hz. ibrahim, tercihini Allah sevgisinden, ebedî aşktan yana kullanır. Kendisini Allah’a yaklaştıran yolda karşısına çıkan şeytanı, bugün taşlamanın yapıldığı yerlerde defalarca taşlar. Neticede baba-oğul ikisi de Allah’ın emrine teslim olurlar ve bu ağır sınavı kazanırlar. (Saffât, 103-107)
       İşte Mina, can, mal, mülk, mesken, evlat, eş, kardeş, ticaret, aşiret,mevki, makam, rütbe vb. fanî sevgilerin aşıldığı, Allah sevgisinde zirveye ulaşıldığı yerdir. Artık Mina’da sadece Allah temenni edilecektir.Allah sevgisi mi, diğerleri mi? Bu nimetler ve imkanlar, kişileri Allah sevgisine mi götürüyor, yoksa O’nun yolunda birer engel mi teşkil ediyor? Diğer bir ifade ile kişi, Hz. ibrahim ve ismail misali, en çok sevdiği varlıklarını, Allah sevgisi uğruna feda edebiliyor mu? Bu noktada Allah’ın müjdesine mi itibar ediyor, yoksa şeytanın vesvesesine mi? Aslında Hz. ibrahim ile oğlunun sınavıyla, bugün bizim sınavlarımız pekfarklı değildir. Ancak ibrahimî tavır takınmanın çok zor olduğunda şüphe yoktur. Bu zorlu sınavda diğer sevgiler ağır basıyorsa, burada yapılacak şey, Allah’tan istiğfar dilemektir. Nitekim ayette de Allah’tan bolca bağışlanma dilenmesi emredilmektedir. Mina’da bu emri yerine getirip, kalbini Allah aşkıyla doldurduktan sonra, şeytana ve taraftarlarına karşı icra edeceği protesto öncesinde hacı, Mina’da mağfiret miğferini giyer ve Hz. ibrahim’in şeytanla savaştığı savaş alanına onu taşlamak üzere gider.
 
       Şeytan taşlamak
       Taşlama, Hz. ibrahim’in kendisine engel olmaya çalışan şeytanı kovmak amacıyla ona taş fırlatmasını sembolize eder. Bir peygamber olarak ona şeytan gözükmüş ve o da Rabbi ile arasına girmek isteyen, kendisini engellemek isteyen şeytanı taşlamıştı. “Hacca ilişkin görevlerinizi benden alınız!” (Nesâî, Menâsik, 220) buyuran Allah Rasûlü de, bu işlemi bizzat yapmış, onu insanlara da öğretmiştir.
       Taşlama, bir anlamda şeytana karşı girişilen bir savaşı sembolize eder. Attığı her bir taşı, nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır. Kendisini çeşitli hatalara, günahlara sürükleyen bu farklı cepheleri bir bir yok etmeye çalışır. Sahip olduğu her şeyi Allah için feda etme yolunda, karşısına şeytan nerelerden çıkıyorsa, hangi silahları ve cepheleri kullanıyorsa oraları bertaraf etmelidir. Gurur, kibir, mal, mülk,makam, mevki, rütbe, şan, şöhret, benlik, gençlik, evlilik, çoluk-çocuk... Kulluğun ve sorumluluğun önünde engel olan şeyler her ne ise...
       Günümüzde hacı, taşlama yaparken, hem Hz. ibrahim’in rolünü oynamakta, hem de Hz. Peygamber’in sünnetine uymaktadır. Ancak bu rolü oynayan hacı,sembolik olarak taşlarını şeytanı temsil eden taş yığınlarına fırlatsa da, hakikatte kendisini şeytan hangi zayıf noktalarından aldatıyorsa, o tarafı düşünerek atmalıdır. Herkes kendi ayıbını, açığını ve günahını kendisi daha iyi bileceği için, attığı her bir taşla nefsini, şehevî arzusunu,kendisini günaha sokan dürtülerine atmalıdır taşları. Orada sembolik olarak ilk gün yedi, sonraki günler kırk dokuz veya yetmiş taş atar. Bu,çokluktan bir kinayedir. Bunun anlamı,artık şeytana karşı sürekli teyakkuz halinde olmalı, yüzlerce defa karşısına çıksa, ona fırlatacağı binlerce taşı olmalıdır. Artık öteden beri tekrarladığı“Taşlanmış şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım!” şeklindeki “istiâze” yani ‘Eûzü billahi mine’ş-şeytani’r-racîm’i sadece sözüyle değil, daha bilinçli bir şekilde özüyle yapmalıdır. Kimden kime sığındığını fark etmelidir. “Racîm” olan şeytandan, “Rahîm” olan Allah’a sığındığını kavramalıdır. fiayet bunu kavrayamaz ve sadece sembolde, şekilde takılır kalır da, bunun anlam ve hikmetini idrak edemezse,“şeytanı taşladığı” vehmiyle bir kez daha aldanır o kadar! Çünkü şeytan orada sembolize edildiği gibi dışarda değil, Hz. Peygamber’in benzetişiyle “Kanın damarlarda dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır” (Buhari, itikaf11-12)Taşlama, bir anlamda şeytana karşı girişilen bir savaşı sembolize eder.Attığı her bir taşı,nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır.
 
       Kurban
       Kurban, mü’minin, sırf Allah istediği için malından vazgeçebildiğini ortaya koyduğu ve malını Allah yolunda kurban edebildiğini fiiliyle gösterdiği önemli bir ibadettir. ihramda bir otu dahi koparmak yasak iken, Allah’a bağlılığın, fedakârlığın bir göstergesi olarak bayramda canlı hayvanlar kurban edilmektedir.
       Kurban, bir taraftan hac görevlerini yerine getirebilmenin şükrünü eda etmek için kesilmektedir. Nasıl Ramazan orucunu tamamlayınca Ramazan Bayramı yapılıyorsa, Hac ibadetleri tamamlanıncada Hac kurbanları (Hedy) kesiliyor ve Kurban Bayramı kutlanıyor. Sabır, savaş, şükür ve zafer. Arafat’ta bilgiye, Meş’ar’da bilince, Mina’da sevgiye ve Cemerât’ta zafere kavuşan hacı, kurban hedyi (hediyyesi) ile takvaya, takva ile de Allah’a ulaşmaktadır.
       Kurban Bayramı günlerinde getirilen tekbirler “teşrik tekbirleri” diye isimlendirilmiştir. “Teşrik”, cahiliyye döneminde kesilen kurban etlerinin kızgın kayalara serilmek suretiyle güneşte kurutulmasına denilmektedir. Böylece hacılar, hacda kesilen kurban etlerini güneş ve taşlar üzerinde kurutarak sonraları yemek üzere kendileri için saklamışlardır. Hacı, teşrik tekbirlerini tekrarlarken, sonra kullanmak üzere kendisi için hangi iyi alışkanlıkları, hangi güzellikleri sakladığını, muhafaza ettiğini düşünmelidir.En azından hacca gelirken nasıl takva azığıyla geliyorsa, Mina’dan da geriye yine takva azığı götürmelidir.
       Allah için ve Allah’ın adıyla kesilen kurbanlar, zikir ve şükrün, tevazu ve teslimiyetin, dayanışma ve kardeşliğin bir göstergesidir. Özellikle hacıların kurban etlerinden hemen hiç yemeden, tamamının İslam Kalkınma Bankası aracılığıyla yoksul islam ülkelerine gönderildiği günümüzde, hiç tanımadığı Müslüman kardeşlerine karşı verdiği destek ve sosyal dayanışma haccın en hikmetli bir yönünü oluşturmaktadır. Faraza, ülkemiz hacılarının kurbanlarının, Afrika’da adını bile bilmedikleri bir Müslüman bölgede tüketilmesi ve onların gıyâbî dualarını kazanmalarıne kadar güzeldir!
       Hacının kurban ettiği koyun, inek, deve değil; heva ve hevesi, şehvetidir. O’nun rızası için hepsini kurban etmeli ki bayramı yüreğinde, yakınlığı öz benliğinde hissedebilsin. Çünkü bu bayram Kurban Bayramı, kurbiyyet ânıdır, Allah’a yakınlık bayramıdır. Kurban Bayramı, çok uzak coğrafyalarda olsalar bile haccın anlamını yaşayanların bayramıdır. Burada,bu yakınlaşmayı yaşayanlar, kazandığı güzellikleri gittikleri yerlere de taşıyacaktır. Kendi mekânlarında manevî bir kan dolaşımına sebep olacak, tertemiz,ter ü taze kanlar olacaklardır. Daha sonra kimi hacılara hicran yolu, kimi hacılara hicret yolu, kimilerine ise hasret yolu gözükecektir.
       Allah için kesilen bu kurbanlardan akıtılan kanlar,kurban sahibinden de günahların döküldüğünü,“kirlerin giderildiğini” (Hac, 29) sembolize eder.Hacı, Allah için kurban keserken, bunun Hz. ibrahim’den kalma bir sünnet olduğunu, Allah yolunda en sevdiği yavrusunun kurban edilmesinden bir bedel olduğunu tefekkür eder. Allah’ın verdiği mal ve evlatların, Allah yolunda engel değil, tam tersine kendisini Allah’a yaklaştıracak birer vesile olduğunu düşünür. Orada Allah için gönül rahatlığıyla herhangi bir canlıyı kurban ederken, memleketindeki çocuklarının da Allah yolunda olmaları, Allah’a yakın ve yaklaştırıcı olmaları için dua eder, hayatı boyuncada bunu gerçekleştirebilmek için gayret eder.
 
       Ziyaret ve Veda tavafı
       Yukarıdan beri anlatılan çeşitli fiil ve davranışlardan oluşan hac ibadetinin son noktasını ziyaret tavafı oluşturmaktadır. Nefsine, şehvetine ve şeytana karşı giriştiği sembolik savaşını kazanan muzaffer bir askerin, gelip komutanına zaferini müjdelemesi gibi, Kâbe’ye gelen hacı da, Allah’ın huzuruna çıkarak bütün görevleri yerine getirdiğini bildirir. Arafat’ta mahşeri yaşamış ve marifete erişmiş, Mina’da malıyla, canıyla, kısaca bütün varlığıyla Allah’ın yolunda olduğunu göstermiş biri olarak, hayatının geri kalan kısmında da sürekli bu halde olacağını bu ziyaretinde bütün içtenliğiyle tekrar ifade eder.Kâbe’nin huzurunda Allah’a ‘Kâlû Belâ’da verdiği kul olma vadini yerine getireceğine dair tekrar söz verir.
       Kendisinden istenen görevi başarıyla yerine getirmenin sevinci, şükrü ve bunun Allah nezdinde “mebrur ve makbul bir hac” olması dua ve niyazları vardır hacının dilinde ve gönlünde.Ziyaret tavafıyla hac tamamlandığı için, bu tavaf âdeta bir mühür mesabesindedir. Günlerdir devam eden, iman, itaat, teslimiyet, ahlâk ve ibadetin her türlüsünün hem gönül, hem dille,hem fiil, hem bedenle ispat edilmeye çalışıldığı çok yönlü bir operasyonun sonuç raporudur ziyaret tavafı. şeytanı yenmiş,nefisini dizginlemiş, günahlarından arınmış, imanını ve ahdini yenilemiş, kalbini her türlü olumsuz duygu ve düşüncelerden temizlemiş bir vaziyette “kabul edilmiştir” mührünü elde edebilme ümidiyle yapar ziyaret tavafını. “Hitâmuhû misk” olsun diye, yani sonuç, misk gibi güzel olsun diye. Ziyaret tavafında,artık “mebrur bir hac” yapmış olduğu ümidi ile, “annesinden doğduğu gibi bağışlandığı” inancı ile son yakarışlarını yapar Kâbe’nin etekleri etrafında. Artık, her türlü kirden arınmış, iman, marifet, bilinç, sevgi ve takva ile donanmış tertemiz bir kalp ile yapar son tavaflarını.
       Veda Tavafı, Allah ile karşılaşıncaya dek yenilediği ahdine sadık kalacağı niyet ve düşüncesiyle Kâbe’ye veda ediştir. Tekrar kavuşmak üzere gözyaşlarıyla ayrılıştır. Her fani insanın ömrünün bitişi gibi, Allah’ın kendisine verdiği bu mukaddes iklimdeki sayılı dakikaların da sonu geliverir bir gün.
       Memleketine dönmezden evvel Kâbe ile vedalaşmak üzere yapacağı tavafa veda (Sader) tavafı denilir. Adı üzerinde bu, vedalaşma tavafıdır. Her vedada hüzün vardır. Özellikle kişinin, sevdiğine veda etmesi çok zordur. Birkaç günlük “Rahman’ın misafirliği” sona ermiş ve huzurdan ayrılmanın zamanı gelip çatmıştır. Hacının kalbi, birkaç hafta önce Kâbe’ye, huzura kavuşmanın heyecanı ile çarparken,şimdi bu mukaddes zamandan ve mekandan ayrılmanın dayanılmaz hüznü ile çarpmaya başlar. Hemen her hacı şunları düşünür bu veda tavafında. Acaba Kâbe-i Muazzama’ya bir kez daha kavuşmak nasip olacak mı? Dünyada Kâbe’ye kavuşma imkanı veren Allah, acaba ahirette de kendisini huzuruna kabul buyuracak mı? Cennet ve cemaline kavuşmak mümkün olacak mı? Acaba Kâbe ile gerçekleşen geçici ve sembolik vuslat, ahirette gerçek ve ebedî vuslata dönüşecek mi? işte bu duygu ve düşüncelerle, “beyne’l-havfi ve’r-recâ” yani“endişe ile ümit arasında” Kâbe’ye veda eder. Günlerdir gözüyle gördüğü Beytullah’ı, bundan sonraki
hayatında gönlüyle görmek, hac esnasında edindiği tecrübeyi gönül bağıyla sürdürmek üzere vedaeder. Günlerdir kalbini verdiği Kâbe’yi yükler yüreğine ve beraber döner memleketine.
       Hacda takva ile donanmış olanlar, beş vakit namazda hep Kâbe’ye yönelecekleri için aslında fiziken ayrılsalar da kalpleriyle ondan ayrılmış olmayacaklardır. Önemli olan hacının, kutsal iklimde kazandıklarını kaybetmemesi ve bundan böyle verdiği söze aykırı bir hayat tarzına sürüklenmemesidir.
 
       Hira’da inziva ve vahy
       Hira Mağarası’nı veya Hira Mağarası’nın bulunduğu Nur Dağı’nı ziyaret etmek, hacca ilişkin fiil ve davranışlardan değildir. Ancak hac yapan bir Müslüman Mekke-i Mükerreme’de bulunduğu sürece Hz. Peygambere ilk vahyin geldiği Hira Mağarası’nın bulunduğu Nur Dağı’nı en azından uzaktan defalarca seyredecektir.
       Hira Mağarası, Kâbe’nin yaklaşık 5 km. kuzeydoğusundaki Nur Dağı üzerindedir. Hz.Peygamber, 35 yaşından itibaren burada inzivaya çekilmeye, orada günlerce kalarak tefekkür etmeye başlamıştır. ilk vahiyler olan AlakSuresi’nin ilk 5 ayeti böyle bir inziva esnasında burada inmiştir.
       Mutasavvıflar, O’nun Nur Dağı’ndaki itikafını, Hz. Musa’nın Tur Dağı’ndaki halvetiyle kıyaslarlar, inziva ve itikafın önemini vurgulamak için Hira tecrübesine işaret ederler.
       Hakikatı arayış içerisinde olan Hz. Peygamber, Câhiliyye’nin hüküm sürdüğü Mekke’nin hareketli hayatından uzaklaşıp, kendisini dinleyebilmek, kainat hakkında tefekkür edebilmek amacıyla geliyordu Hira’ya. Orada inen ilk vahiylerle hem kendisini, hem de Rabbini bulmuştu. Çünkü o vahiyle, Kur’an’la buluşmuştu.
       O günkü Mekke’ye nispetle çok daha fazla yoğun ve yorucu bir hayatın içinde olan hacı, Hz. Peygamber’in bu inzivasına benzer bir inziva tecrübesini belki de hiç yaşamamıştır. Sürdürdüğü o hızlı tempolu modern hayatında “inziva” ve “tefekkür” kavramları belki de hiç yer almamıştır. Doğrusu ne kendini dinlemeye, ne hakikatı tefekkür etmeye, ne de Allah’ın gönderdiği vahiyle, Kur’an’la baş başa kalmaya yeterli zamanı olmamıştır. Namaza ayırdığı kısa zaman dilimlerinden başka, belki de kafi derecede zaman ayıramamıştır kendini ve Rabbini tanımaya. Yaşadığı modernite, ister istemez sürekli uzaklaştırdı ve yabancılaştırdı onu Hira’nın armağanı Kur’an’dan ve vahyin öğretilerinden.Birçokları için bu ve buna benzer gerçekleri düşünebilmesi için hac en büyük zaman dilimidir. Ve Hira, bu acı gerçekle yüzleşmenin bir anlık da olsa düşünüldüğü, hatırlandığı yerdir. Hz. Peygamber’i vahiyle buluşturan Hira, hacıyı da buluşturmalıdır vahiyle,Allah’ın Kitabıyla. Hz. Muhammed’in hayatını değiştiren Hira’nın Kitabı, hacının hayatını da değiştirmeli,ona da hayat vermelidir.
       Hira’yı anlamak, vahyi anlamaktır, Kur’an’la yeniden buluşmaktır. Hira, hakikatı arayan için inzivaya ve tefekküre olan ihtiyacı hatırlamaktır. Hira, aradığını bulmaktır, bulduğunu almaktır, aldığını uygulamaktır. Hira, hakikattır; Hira hayattır.
 
       Sevr’de strateji ve hicret
       Sevr Mağarası’nı ziyaret etmek de hacca ilişkin fiil ve davranışlardan değildir.
       Sevr, Yemen yolu üzerinde Mekke’nin 5 km. güneyine düşen hayli yüksek bir dağın adıdır. Mekkelilerin,kendisine suikast düzenleyecekleri haberini alan Hz. Peygamber, sıcak sebebiyle herkes öğle uykusundayken Hz. Ebu Bekr’in evine gelir. Ona hicretle emrolunduğ- unu söyler ve gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra doğru Sevr Dağı’nın zirvesine çıkarlar. Aslında Medine’ye hicret etmelerine rağmen, sırf suikastçıları şaşırtmak için strateji gereği Medine istikametine değil de, tam ters istikametteki Sevr’e tırmanırlar.
       Allah Rasûlü, her zaman olduğu gibi, bu seferinde de her türlü tedbiri almıştır. Yol arkadaşı olarak Hz. Ebu Bekr’i seçmiş, ücretini ödeyerek onun devesini almış, yol için gerekli yiyecek ve su hazırlanmış,kılavuz tutulmuş, arkalarından izlerini kapatması için bir davar sürüsü ayarlanmış ve Mekke’den günlük haber getiren bir haberci kullanılmıştır. Bütün bu tedbirlerden sonra Sevr Dağı’nın zirvesindeki birkaç kayanın üzerini kapattığı üç tarafı insan girebilecek kadar açık olmasına rağmen mağarayı andıran büyükçe bir kayanın altına gizlenmişlerdir. Ancak, her tarafta onları arayan müşrikler üç gün sonra mağaranın ağzına kadar gelmişlerse de, Allah bu iki hicret yolcusunu korumuştur. Kur’an bu sahneyi şöyle anlatmaktadır:
       “Hani, o ikisi mağarada iken arkadaşına: ‘Üzülme! Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Tam o sırada Allah ona serinkanlılık indirdi ve onu sizin görmediğiniz ordularla destekledi. Kafirlerin planını da alaşağı etti...” (Tevbe, 40)
       Buradan anlaşılıyor ki, Hz. Ebû Bekr, müşriklerin Hz. Peygamber’e bir zarar vermesinden korkmuş,Peygamberimiz ise onu Allah’ın kendileriyle beraber olacağını hatırlatarak teskin etmiştir. Gerçekten de bu kadar tedbiri aldıktan sonra Allah’a tevekkül etmekten başka çareleri olmayan bu iki kulundan Yüce Allah yardımını esirgememiş, elçisine önce“serinkanlılık” indirmiş, ardından da onu “görünmeyen ordularıyla” destekleyerek korumuştur.Kimsenin göremediği ve mahiyetini bilemediği bu ordular, müşriklerin mağaranın ağzından geri dönmesini sağlamıştır. Onların gitmelerinden sonra bu iki yolcu Medine yolculuğuna devam etmişlerdir.
       Sevr’i anlamak, Hz. Peygamber’i doğru anlamakla mümkündür. Her yönüyle “güzel bir örnek olan” Allah Rasûlü, suikastçılardan korunmak için,gayet yerinde bir strateji uygulayarak bu konuda da örnekliğini göstermiştir. Mekke şartlarında yaşayan herhangi bir insanın yapması gerekenleri yapmış, alması gereken tedbirleri almış, eskilerin tabiriyle“esbaba tevessül etmiş”, ondan sonra “Allah bizimle beraberdir” diyerek tevekkül etmiştir. “Nasıl olsa Allah beni korur” diye devesine binip doğru Medine yoluna koyulmamış, ters yöne gidip,Sevr’de üç gün gizlenerek müşrikleri yanıltmıştır.Dikkat edilirse bu yolculukta Allah’ın yardımı tam zamanında yetişmiştir.Zaten,kendisine yardım edenlere Allah’ın da yardım etmesi, O’nun değişmez bir kanunudur.
       Sevr’i anlamak, sünneti, hikmeti, basireti,tedbiri, tevekkülü, Allah’ın yolunda olmayı ve Allah’ın yardımını anlamakla mümkündür. Tedbir almadan tevekkül etmek nasıl doğru olmazsa, esbaba tevessül etmeden, gerekli tedbirlere başvurmadan ilahî yardım beklemek de doğru değildir. Kısaca Sevr, sünneti ve stratejiyi anlamak demektir. Ve hacı Sevr’in zirvesinde bunları yeniden anlamaya çalışmalıdır.
 
       Tıraş olup ihramdan çıkış
       İhramdan çıkmak için yerine getirilen tıraş, kişinin kendi varlığını Allah yolunda feda edebileceğini simgeler. Bu, bir taraftan, gerektiğinde saçını değil, canını da Allah yolunda verebileceğini temsil ederken, başından dökülen her saç teli, âdeta dökülen günahlarını simgeler.
       Hz. Peygamber, “Allahım, başlarını tıraş ettirenlere merhamet et!” diye üç defa dua etmiş, sahabeden bazıları, “Saçlarını kısaltanlara da dua etseniz ey Allah’ın Resûlü?” demişler, O da dördüncüsünde “Saçlarını kısaltanlara da” diyerek onlar için de dua etmiştir. Sahabeden kimileri saçlarını tamamen kazıtmış, bazıları da saçlarını kısaltmıştır. (Buharî, Hac, 127)
Saçların tıraş edilmesi, tevazuu, “başı açık-yalın ayak” diye tabir edilen muhtaç oluşu sembolize eder. Bu husus, hanımlarda saçların uçlarından bir miktar alınmasıyla sembolize edilir.
***
       hac fiil ve davranışları hakkında yapılan bu değerlendirmeler, yapılan bu ibadetin nasıl sembolik bir içeriğe sahip olduğunu göstermektedir.
     Bütün ibadetlerde olduğu gibi hac'da da önemli olan, ihlâs ve samimiyettir, aşkla yöneliştir. İhlâssız olarak yapılan ibadetler, yapay çiçekler gibidir. Görüntüsü güzel olsa bile, onda çiçeği çiçek yapan öz ve koku yoktur.

 

 
KUTSAL İKLİMDE DUA

İslâm'ın temel ibadetlerinden biri olan Hac, duanın bütün unsurlarını bünyesinde toplamaktadır. Haccın her bir ânında, her bir mekanında duaya yer verilmiştir. Hac-dua ilişkisi son derece kuvvetli olduğu içindir ki, bu mübarek vazifeyi yapacak kardeşlerimize bu hususta yardımcı olacağı düşüncesiyle bu kitapçık hazırlanmıştır.
HACCI ANLAMAK

Toplumu Din konusunda aydınlatmakla görevli bulunan Başkanlığımız öteden beri hac ibadetini yerine getirmek isteyen vatandaşlarımıza da sorumluluk alanı çerçevesinde ve imkanları ölçüsünde hizmet sunmaya çalışmakta ve bu hizmetlerin geliştirilmesi için çaba harcamaktadır.
DİYANET HAC İLMİHALİ

633 sayılı yasayla, toplumu Din konusunda aydınlatmak, itikat, ibadet ve ahlâkla ilgili işleri yürütmek üzere görevlendirilmiş bulunan Başkanlığımız, yaklaşık çeyrek asırdan beri yurtiçinde ve yurtdışındaki vatandaşlarımızın hac ibadetini yerine getirmelerinde onlara yardımcı olmakta ve rehberlik etmektedir.
UMRE REHBERİ

Umre, Müslüman'ın hayatında dönüm noktası teşkil eden ibadetlerdendir. Bu ibadet, kişinin manevî dünyasını geliştirmesi ve yenilemesi için önemli bir fırsattır. Kişisel açıdan bir manevî gelişim yolculuğu olarak nitelendirilebilecek bu kutsal seyahatin amacına uygun bir şekilde gerçekleşebilmesi için, bilinçli bir şekilde yerine getirilmesi gerekir.
FOTOĞRAFLARLA KUTSAL TOPRAKLAR

Hemen her dinde mevcut olan kutsal zaman ve mekan inancı İslam dininde hac ibadeti bünyesinde yer almaktadır. Sözlükte gitmek, yönelmek ve ziyaret etmek anlamlarına gelen hac, dini bir terim olarak belirli bir zaman diliminde kutsal kabul edilen mekanları dini maksatla ziyaret etmeyi ifade eder