Hac İbadetinde Sembollerin Anlamları

DTDV E-Dergi, 2012, Sayı 3 Hac ve Umre

Hac İbadetinde Sembollerin Anlamları

  Hacdaki Sembolleri Anlamak

       İbadetler, Allah nasıl emretti ve elçisi nasıl gösterdi ise öyle yapılır. Çünkü ibadeti yapacak olan Mü’mindir. inanan ve Allah’a bağlanan bir Müslüman için ibadet bir yük değil, zevkle yerine getirmek istediği bir ihtiyaçtır. Mü’min bu ihtiyacını Allah ve Rasulü’nün sunduğu program dahilinde yerine getirir. Dolayısıyla ibadetlerin şekli ve yapılışı konusunda aklen yapılacak açıklamalar, nihayet bir yorumdan öteye geçmez. Bu alanda akla gelebilecek pek çok sorunun cevabı şudur: “Hz. Peygamber ‘Ben nasıl namaz kılıyorsam, siz de öyle kı-lın!’(Buhari, Edep, 27); ‘Haccın yapılışına ilişkin uygulama, fiil ve davranışlarını benden alın!’ (Nesâî, Menâsik 220) buyurmuştur ve onun için bu ibadetler böyle yapılmaktadır.” şu kadar var ki, ibadetlerin görünen yönlerinin yanı sıra, çeşitli hikmetlerinin de varlığı inkar edilemez. Dolayısıyla, onların şekillerinin ve yerine getiriliş biçimlerinin öğrenilmesi kadar, hikmetlerinin de anlaşılmaya çalışılması bir ihtiyaçtır. Özellikle de hac gibi bünyesinde pek çok sembolik anlamlı fiili bulunan ibadetlerin özünün ve ruhunun yakalanabilmesi açısından bu ayrı bir önem taşımaktadır.Zira hac, baştan sona sembollerle dolu bir ibadettir. Bir semboller haritasıdır âdeta. Tavaf, sa’y, şeytan taşlama, Arafat’ta vakfe vb. hac ile ilgili fiil ve davranışların hepsi de sembolik anlamlar taşımaktadır.
       Hac, ruhun Allah’a yükselişini temsil ettiğinden, Kâbe hedef değil, belki sonsuzluğa ve bu manevî atmosfere geçişin başlangıcıdır. Dıştan bakıldığında sembolik davranışlar şeklinde gözüken hacdaki her fiil ve davranışın bir anlamı ve mü’mini eğitici ve bilinçlendirici bir yönü vardır. Aşağıdaki satırlarda, Hacca ilişkin fiil ve davranışlardan her birinin, bizim zihinlerimizde çağrıştırdığı sembolik anlamlar üzerinde durulmaya ve bu manalardan belli hikmetler, belli sırlar dile getirilmeye çalışılmıştır.
 
       Çağrı
       Yüce Allah’tır bu çağrı emrini veren. Çağırmakla emrolunan ilk önce Hz. ibrahim’dir. Çağrılacak davetliler bütün insanlar, davete icabet edenler ise teslim olanlardır. Hz. ibrahim’e Kâbe’yi inşa ettirip namaz kılacaklar için her türlü şirk unsurundan temizlettikten sonra Allah Teâlâ ona, insanları hacca davet etmesini emretmiştir. Son Peygamber Hz. Muhammed ise bu ibrahimî çağrıyı yenilemiş ve ebedîleştirmiştir. ilgili ayetlere bakıldığında, insanlar, birtakım faydalara tanık olmaları ve Allah’ın kendilerine verdiği hayvanları Allah’ın adıyla kurban etmeleri, etlerinden muhtaçlara yedirmeleri, günah kirlerinden arınmaları, adaklarını yerine getirmeleri, Beyt-i Atik’i (Kâbe’yi) tavaf etmeleri vb. bazı hikmetler için çağırılmaktadır. (Hac, 27-37) Kısaca bu çağrı, Allah’ı mübarek yer ve zamanlarda anmaya, tevhide ve takvaya bir çağrıdır. Halkımız arasında çok yaygın olan“Hacca çağrılma” deyimi, buradan gelmektedir. Çağrı, Allah’ın emriyle ta Hz. ibrahim tarafından yapılmış, Veda Haccı’nda ise bizzat Hz. Peygamber tarafından yinelenmiştir. fiayet bir Müslüman hacca gidebilecek güç ve imkanı bulabiliyorsa, o bu çağrının doğrudan muhatabıdır ve fazla gecikmeden bu daveti kabul etmelidir. Nitekim Yüce Allah, “Yoluna gücü yetenlerin Beyt’i haccetmeleri, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır” (Âl-i imran, 97) buyurmuştur.Bu ibrahimî çağrıyı duymak istemeyenler, davetin kimden geldiğini,davetçinin kim olduğunu ve davette neler kazanacağını dikkate almalıdır. Aksi takdirde bu çağrıya icabet etmeyip, son çağrıya (ölüm) katılmak durumunda kalmaları halinde, neler kaybedeceklerini de düşünmeleri gerekmektedir.
        Her yıl tekrarlanan bu çağrıyı “lebbeyk!” diyerek kabul etme bahtiyarlığına eren Müslüman da, bunun herhangi bir ülkeye sıradan yapılmış bir seyahat davetiyesi olmadığını bilmelidir. Bunun çok çok özel bir çağrı olduğunu,kendisinin de Allah’ın seçkin davetlileri arasına girdiğini ve O’nun huzuruna hangi ruh hali ile gideceğini idrak etmelidir. Kısaca, bu çağrıyı, niçin ve nereye çağrıldığını anlamalıdır.
 
        Yolculuk
        “(Yol için) kendinize azık alın. Gerçekten en hayırlı azık takvadır.” (Bakara,197) Mekke dışından gelenler için hac, -yakın olsun, uzak olsun- neticede bir yolculuktur. Hangi vasıtayla yapılırsa yapılsın, her yolculuğun belli bir heyecanı, stresi ve çilesi vardır. Belki de hac esnasında gerekli olan sabrın ilk tüketileceği, ilk sınavın verileceği kısımdır yolculuk. Daha yakın zamanlara kadar kızgın çöllerde günlerce, haftalarca süren, bin bir türlü güçlüklerle aşılan, veba, soygun, açlık ve susuzluğun yaşandığı hac yolculuklarının yanında,bugün yapılan birkaç saatlik yolculuk için Yüce Rabbimize ne kadar şükredilse azdır.
        Her yolculuk için belli bir hazırlık yapıldığı gibi, bu kutsal yol için de çok yönlü hazırlıklar yapılmalıdır. Bu çerçevede hacca gidenler, kul haklarını öder, çevresindeki kardeşleriyle helalleşir,bütün günahlarına samimi bir şekilde tövbe eder, gözü arkada kalmayacak şekilde dua ve niyazlarla Allah’a tevekkül ederek evinden ayrılır. Yol arkadaşlarının, kendisini oraya ulaştıracak vasıtanın, kendisine rehberlik edecek kimseler ile organizasyonun seçiminde dikkat ve hassasiyet gösterir. Yolculuğun huzurlu, verimli ve bereketli geçmesi için elinden gelen gayreti gösterir, herkese iyi davranır, himmet ve hizmet eder.Allah’a yapılan bir yolculuk olduğunun bilinciyle,sanki bunun, Ahirete giden son yolculuğu olduğunu düşünür. Aslında ölümün nerede ve ne zaman geleceği bilinmediğinden bu ihtimal her yolculuk için söz konusudur.Zira hacca varabileceği ihtimal dahilinde iken,hayat yolculuğunu hiç bilmediği bir anda tamamlayacağı muhakkaktır. Dolayısıyla çok kısa bir süre için çıkılan hac yolculuğuna yapılan hazırlıkların, daha fazlasıyla hayat yolculuğu için yapılması gerekir. Örneğin, yetmiş yıl süren bir ömür yolculuğunda hac, sadece 3-4 haftalık kısmı oluşturur. Bu yolun 3-4 haftalık kısmında sembolik olarak Kâbe’ye gidilirken,onun öncesinde ve sonrasında kulun Allah’a olan yolculuğu devam etmektedir. Bu nedenledir ki, inançlı ve bilinçli bir yolcu, asıl hazırlılığını bu ebedî yolculuğu için yapmalıdır.
       Yüce Rabbimizin Kur’an’da islam’ı daima bir yol (sebîl, sırât) olarak zikrettiğini, Peygamber Efendimizin de bir hadisinde, “Dünyada gurbetteymiş gibi ya da bir yolcuymuş gibi” (Buhârî, Rikâk, 3) olmamızı tavsiye ettiğini bilen gerçek yolcu, gideceği yere hangi azıkla ve hazırlıkla ulaşabileceğini, oraya neler götüreceğini iyi bilmelidir. Yukarıda zikrettiğimiz ayette bu azık şüphesiz “takva” yani, sorumluluk bilincidir. Kısaca hac yolcusu, aynı zamanda Hak yolcusu olduğunu anlamak durumundadır. Hac yolculuğu için bir hazırlanıyorsa, Hak yolculuğu için bin hazırlanmalıdır.
       Hac yolculuğunun heyecan veren başka bir tarafı da, onun bir taraftan âdeta Hz. ibrahim’in asrına veya Hz. Peygamber ve Sahabe dönemine yani geçmişe; diğer taraftan da hac sonrasında kazandıklarıyla geleceğe yapılan bir yolculuk olmasıdır. Dolayısıyla bu yolcu, âdeta bir zaman tüneliyle Hz. ibrahim ve ailesine,Asr-ı Saadet’e gitmektedir. Sanki Hz.ibrahim’in çağrısını bizzat kulaklarıyla duymuş, âdeta orada onlarla görüşecekmiş gibi bir ruh hali ile çıkar yola.Nihayet bu yolculukta, ömür boyu her namazda yöneldiği kıblesi olan
Kâbe’yle arasındaki binlerce kilometrelik mesafe kalkacak, yıllarca hasretini çektiği Allah’ın evini birkaç metreden dünya gözüyle doya doya seyrederek namaz kılacaktır. Yüce Allah’ın huzuruna çıkacağı, zaman ve mekanın dürüleceği, tarifi mümkün olmayan, ancak yaşayarak tadacağı bir yolculuk yapacaktır.
 
       Mikat
       Arapça “vakit” kelimesinden türeyen“Mîkât”kelimesi, Kur’an’da yedi sekiz defa geçmektedir. Tayin edilen vakit, buluşma vakti, bugünkü tabirle “randevu” anlamına gelmektedir. Bu ayetlerde Allah ile konuşmak üzere Hz. Musa için belirlediği toplam kırk gecelik mîkattan, Hz. Musa’nın Rabbini görme arzusundan söz edilir. (A’raf,142-143, 155) Haklarında hüküm verilecek olan büyük gün de, insanların Allah’a kavuşma vakti (mîkât) olarak anılmaktadır. (Nebe’, 17; Duhân 44)
       Her randevunun belli bir zamanı olduğu gibi, belli bir yeri de vardır. İşte mîkat, haccın başladığı yer ve zamanı ifade eder. Dolayısıyla mîkat mahalline gelindiğinde, büyük randevu,Allah ile buluşma ve kavuşmayı simgeleyen hac başlar. Mîkat mahallinde ve orada niyet edildiğinde artık start verilmiş, milyonlarca hacı arasında yapılacak olan takvâ maratonu başlamış, artık yarış alanına girilmiştir.
        Hz. Peygamber tarafından belirlenmiş olan mîkat sınırları,artık randevu bölgesine gelindiğinin habercisidir. Hacı, yıllarca beklediği zamana ve mekana kavuşmuştur. Mîkat’a giren mü’min, kendisini Tur Dağı’na Allah ile konuşmaya giden Hz.Musa gibi hissetmelidir. Acaba Allah ile nasıl buluşulacaktır? O’nu,rahmetini, azametini nerede, nasıl ve ne kadar görebilecektir? Acaba Allah kendisini kabul edecek midir? Hac, onun için gerçekten ilahî bir randevuya dönüşecek midir?
        Peki ya bu mîkat, geri dönüşü olmayan, iyi ile kötünün, hak ile batılın birbirinden ayırt edileceği “yevmu’l-fasl” denilen hüküm günü olarak düşünülürse,acaba o gün durumu nice olacaktır? iyilerden yana mı, kötülerden yana mı düşecektir? Asıl o mîkat gelip çatmadan önce, bu geçici mîkat provası ile gerekli dersleri çıkarmalı, mîkata bu düşüncelerle başlamalıdır.
 
       Randevularda belirlenmiş olan zaman ve mekanda olmak önemlidir. Ancak bu sadece buluşmayı sağlayan bir araçtır. Amaç ise, randevunun sonucudur.Dolayısıyla mîkat mahalline girmek, sadece belirlenen yerde, belirlenen zamanda hacca başlamaktır. Randevunun sonucunu ise, niyet, sabır, gayret, samimiyet ve bu kutsal iklimi en verimli bir şekilde değerlendirme belirleyecektir.     
 
 
       İhram 
       İhrama girmek, en başta tüm dünyevî ayrıcalıklardan soyunmayı ve bütün insanlarla eşitlenmeyi simgeler. İhrama giren kişi, bu hareketiyle makam-mevki, mal-mülk, sosyal ve ekonomik statü gibi tüm ayrıcalıkları bir kenara bıraktığını, dünyaya ait ne varsa hepsini terk etmeye hazır olduğunu göstermektedir.
       Allah katında herkesin eşit olduğunu sembolize eden iki basit giysiye bürünmüş olarak ihramlı, sanki öldükten sonra dirilişteki toplanma alanına yürümektedir. Artık orada ne malı vardır, ne mülkü, ne makamı vardır, ne mevkii. Yanında yalnızca o zamana kadar işledikleri kalmıştır. Kaçınılmaz olarak o zamana kadar işlediklerinin sonuçlarıyla karşılaşacaktır. Kişi bu hâliyle, yalın ve yalnız bir şekilde tek başına sadece Rabbine kul olduğunu artık daha rahat görebilir. Böyle bir durumda onu değerli kılacak tek şeyin, Rabbine ve O’nun koyduğu değerlere bağlılık olduğunun bilincine varabilir.
       O ana kadar kıymet ölçüsü olarak bildiği her şey; servet, makam, milliyet, cinsiyet, beşerî üstünlükler olarak ne varsa hepsi ihramın rengi içinde erir. Renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız bu elbise, kişiyi dünyevî bütün güç ve imkânlardan soyutlar. İşte bilinçli bir kişi, bu diriliş senaryosunu yaşamak suretiyle bundan sonraki hayatında gerçek dirilişe daha iyi hazırlanma sözünü verir kendi kendine ve ruhunda kalbî bir dirilişi gerçekleştirir.
Kâbe’de arzu edilen ruhî yenilenmeyi sağlayabilmek için, ihrama girerken yalnızca elbiseleri değil, kişi, içindeki her türlü manevî kir ve pası, ruhuna yük teşkil eden bütün ağırlıkları da söküp atmalıdır. Tüm dünyalık kaygıları bir tarafa bırakıp ruhunu arındırmaya tam anlamıyla yoğunlaşmalıdır. Elbiselerini çıkarıp beyaz iki parça beze bürünürken o güne kadar içine sıkıntı veren, gönlünü rahatsız eden, kalbine ağırlık veren ne varsa hepsinden soyunmalı ve kutsal iklime öyle girmelidir.
       Aslında ihram, sadece zahirî bir kıyafet değişikliği değil, insanın yaşama ve davranış biçiminin köklü bir değişikliğe uğramasına yol açması gereken bir eylemdir. Nitekim ihramlı kişi, bu kıyafeti taşıdığı süre içinde başka zamanlarda kendisine meşru olan bir dizi davranıştan uzak durmak zorundadır. Bu program dışı hayat, kişinin geçici kaygı, alışkanlık ve bağımlılıklarından kurtulmasına ve kendisiyle hesaplaşmasına imkân tanıyan önemli bir fırsattır.
       İhram yasaklarındaki espriyi doğru anlamak gerekmektedir. Bu, sadece Müslümanlara veya insanlara karşı değil, canlı ve cansız hemen hiçbir şeye zarar vermeme bilinci vermeye yönelik bir uyarı eğitimidir. Hayvanlar, bitkiler ve hatta Allah’ın mü’minlere bahşettiği bütün tabiat ve çevre dokunulmaz bir sit alanıdır ihramlı için artık. Hiçbir kimseye, hiçbir şeye zarar vermeyeceksiniz; bir otu, çiçeği bile koparamayacaksınız, kuşu dahi korkutmayacaksınız.
       İhramın bu söylenenlere benzer pek çok hikmeti dile getirilmektedir. Önemli olan böyle bir bilinçle ihrama girebilmektir. Böyle bir bilince sahip olmadan veya bu doğrultuda bir bilince erişme amacı taşımadan ihrama girmek, ihramla hedeflenen gayelerin gerçekleşmesine yardımcı olmaz.
 
       Yasaklar
        “Hacda kötü söz, çirkin davranışş, günaha sapma ve kavga yoktur.” (Bakara, 197) Hacı, sırf ibadet kastıyla,helal ve mübah olan bazı şeyleri ihram ile kendisine yasak etmektedir. Namaza başlarken alınan iftitah tekbiri nasıl kişiye namaz içinde bazı davranışları yapmasını
yasaklıyorsa, oruca başlayan kişi nasıl imsak ile yemeyi içmeyi kendisine yasaklıyorsa, ihram ile birlikte hacı da önceden mübah olan bazı şeyleri kendisine yasaklamaktadır. Kur’an, bu konuda üç türlü yasaktan söz etmektedir:
1- “Rafes” kapsamı içine girecek cinsel arzularla ilgili konuşma dahil, her türlü şehevî yasaklar,
2- “Fısk ve fusûk” kapsamı içine girecek her türlü günah, kötülük ve masiyetler,
3- “Cidâl” kapsamına girecek başkalarıyla kavga,kapışma, tartışma, sövüşme, dövüşme vb. bütün olumsuz davranışlar.
       Dikkat edilirse bu üç çeşit yasaktan ilki, kişiyi şehvetine,ikincisi nefsine, üçüncüsü de başkalarına karşı korumayı amaçlamaktadır. Bunun anlamı kişi, hac esnasında ne şehvetiyle, ne nefsiyle, ne de kardeşleriyle en küçük bir problem yaşamamalı, barış içinde olmalıdır.İnsanların genellikle birçok günaha girmelerine sebep olan bu üç cephedir. Bunlardan darbe almamalıdır.Hac süresince kazandığı bu deneyimle hac sonrasında da, kendini bunlara karşı korumalıdır. işte Hz. Peygamber,bu yasaklara riayet ederek hac yapabilen kimsenin annesinden doğduğu günkü haline döneceğini müjdelemektedir.(Buhari, Hac, 4),
       Kur’ân-ı Kerim’de belirlenen bu temel yasaklardan başka hadislerde de bazı ihram yasakları yer almıştır.ihram süresince erkeklerin, -ayaklarına geçirdikleri terlik ve büründükleri iki parça havlu hariç- başka hiçbir giysi giyememeleri; ihrama girildikten sonra güzel koku kullanılmaması, av hayvanlarının avlanmaması, Harem bölgesinin doğal bitki örtüsüne zarar verilmemesi bunlardandır. Harem bölgede her ne sebeple olursa olsun kan dökmek, kayıp bürosuna verme dışında buluntu bir eşyayı alıp sahiplenmek de bu yasaklardandır.
       İhram yasakları, sadece Müslümanları veya insanları değil, canlı ve cansız hemen her şeyi kapsamaktadır.Bütün hayvanlar, bütün bitkiler ve hatta Allah’ın mü’minlere bahşettiği bütün tabiat ve çevre dokunulmaz bir sit alanıdır artık. Hiçbir kimseye, hiçbir şeye zarar vermeyeceksiniz, bu bölgenin otunu, çiçeğini bile kopartamayacaksınız, kuşunu dahi korkutmayacaksınız. Bırakın o mübarek yerlere tükürmeyi, insanları rahatsız edecek herhangi bir çöpü dahi sağa-sola atamayacaksınız. Zira, böyle bir çöpü başka yerlerde bile yoldan kaldırıp atmak “sadaka” yani Allah’a sadakat olarak kabul edilmiştir. Bunun aksini hem de Harem bölgede yapmak,orayı temizlemek yerine kirletmek ise, sadakatsizliktir.Hac esnasında hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan insanın çevresiyle ilişkisinde son derece dikkatli davranması gerektiği ortaya çıkar. Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı gösterilmesi gereken hassasiyet, kişiye başka zamanlarda kazanamayacağı ölçüde bir duyarlılık sağlar. Artık hacı, yeşil bir yaprağa, herhangi bir canlıya bile zarar veremez.
       Bunun yanında öfkelenmemek, kimseyi incitmemek ve güler yüzlü olmak gibi ahlâkî davranışlar da, haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri manevî kazançlar arasında yer alır.
       Kısaca, ihram süresince toplumsal barışı ve bütünlüğü bozucu, bencilliği uyandırıcı, geride bırakılan geçici haz ve menfaatleri hatırlatıcı mahiyetteki her türlü eşya ve fiiller yasaklanmıştır.
 
       Telbiye
       Telbiye, seferberlik emrine uyarak cephe için gerekli hazırlıklarını yapmış, üniformasını giymiş, silahını kuşanmış bir askerin komutanının huzuruna çıkarak “Emretkomutanım!” tekmili vermesine benzer. ihram zırhını giyen hacı “Buyur Allahım buyur! Emrindeyim buyur!” derken Kâbe’sine çağıran Rabbinin tam önündeymiş,Lebbeyk Allâhümme lebbeyk! Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk! İnne’l-Hamde ve’n-Ni’mete leke ve’l-Mülk, lâ şerîke lek!”“Telbiye” denilen bu sözlerin anlamı şudur:“Buyur Allahım buyur! Emrindeyim buyur! Buyur Allahım! Senin hiçbir ortağın yoktur. Buyur Allahım! Şüphesiz hamd sana mahsustur. Nimet de senindir, mülk de senin.Senin hiçbir ortağın yoktur.”huzurundaymış gibi hisseder kendisini. “Davetini duydum, emrine uydum, huzuruna geldim, bütün benliğimle ve içtenliğimle emrindeyim!” der ve günlerce bunu birçok davranışıyla ispatlamaya çalışır.
       Bu sözler, dünyanın dört bir tarafından gelen,renkleri, dilleri, ülkeleri ve kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri aynı milyonlarca Müslümanın hep birlikte seslendirdikleri ortak bir and, ortak bir parola olarak kutsal iklimde sürekli yankılanır. Tevhid inancına bağlılığı ve Allah’tan başkasına asla kul köle olunamayacağını anlatan bu sözler, islam dininin mü’minlere kazandırdığı en önemli ortak noktalardan birini dile getirir.
       Hacı, haccın en önemli sloganı ve şiarı olan telbiye ile, Hz. ibrahim vasıtasıyla kendisine yapılan ve Hz. Muhammed tarafından yenilenen çağrıya koşmuş ve kayıtsız-şartsız, kaygısız ve endişesiz bir şekilde teslim olduğunu “Buyur Rabbim! Emrine âmâdeyim!” diyerek hem sözüyle, hem de fiiliyle ortaya koymuştur. Her ne emrolunduysa yapmıştır. Haramları terk etmekle kalmamış, ihramla birlikte bazı helalleri de terk etmiştir. O’nun rızasını elde edebilmek için tavaf ve sa’y edecek, Arafat’ta, Müzdelife’de vakfeye duracak, Mina’da şeytanı ve taraftarlarını protesto edecek, kurban kesecektir. Bütün bunları, sırf Allah emrettiği için, mahza ibadet kastıyla yapacaktır.
       Telbiye ile hacılar, dünyanın dört bir tarafından Kâbe’ye gelerek iman ve teslimiyetlerini fiili olarak göstermiş olurlar.Allah çağırdı, onlar nice zorluklarla huzuruna geldi. Kendilerine emredilen hac ibadetlerini Hz. Peygamber’in öğrettiği gibi yaptılar ve her şeyiyle O’nun emrinde olduklarını kanıtladılar. O’nun buyruklarına boyun eğmenin, gerçek kulluk olduğunu, nefislerinin esaretinden ancak bu şekilde kurtulabileceklerini “Lebbeyk: Emrindeyim Allahım!”
diyerek hem söylemleriyle, hem de eylemleriyle ispatladılar. Tıpkı şehid olacağını çok iyi bildiği halde,dini ve vatanı uğruna canını seve seve vermek isteyen bir askerin, düşman kalesine sancağı dikme emri karşısında hiç tereddüt etmeden çok sevdiği-saydığı komutanına “Emret komutanım!” demesi gibi bir teslimiyet ifadesidir telbiye.
       Müslüman, telbiyeyi orada belli yerlerde ve zamanlarda söyler. Ancak bunu, hacdan sonra hâl diliyle sürekli söylemeli, kendisine hayat verecek her türlü ilahî buyruk karşısında sürekli “Emret Allahım, emrin olur Allahım!” bilinciyle hareket etmelidir. Namaz,oruç, zekat, dürüstlük, emanet, adalet, samimiyet…hepsi için “Emrine âmâdeyim Allahım!” diyebilmelidir.
       Kâbe
       Kâbe-i Muazzama’yı gördüğü o ân, âdeta durur zaman ve sanki dürülür mekan ve bir uzay boşluğuna düşer insan.Özellikle de bu, ilk karşılaşma veya kavuşma ise...
       Hac ibadetinin yapıldığı mekanların merkezidir Kâbe. Allah için herhangi bir mekan söz konusu olmadığı halde, Kâbe için “Evim” buyurmak suretiyle orayı şereşendirmiş, çevresini de çeşitli yasakların geçerli olduğu bir “Harem” bölge ilan etmiştir.
       Kâbe ve çevresi için kullanılan “Harem” tabiri, bölgedeki bütün ilişkilerin Allah’ın emir ve yasaklarına saygı esasına göre düzenlendiğini, başta insan olmak üzere ağaç ve bitki örtüsünden hayvanlara kadar bölgedeki bütün varlıkların ilahi koruma altına alındığını ifade eder.
       Kâbe, yeryüzündeki ilk ibadet yeri olmasının yanı sıra,özellikle namaz ve hac ile ilgili belirli şartların yerine getirilmesi bakımından da ayrı bir öneme sahiptir. Kâbe’nin bulunduğu yöne, kıbleye doğru yönelmek namazın şartlarından olduğu gibi, hac ve umre ibadetinin rükünlerinden biri olan tavafda Kâbe’nin etrafında yapılır. Ayrıca Kâbe’nin, bütün Müslümanları bir noktada toplayan, her birinin ortak istikameti olma gibi birleştirici, bütünleştirici sembolik bir anlamıda bulunmaktadır.
       Hacı, Kâbe’yi gördüğünde, âdeta Kâbe’nin Rabbini görüyormuşcasına tazim etmelidir. Hz. Peygamber’in “ihsan” derecesinden söz ederken dediği gibi “Sen O’nu göremesen de O seni görür.” (Buhari, iman,38) işte bu bilinç içerisinde, kendisine dünya gözüyle Beyt’i gösteren Allah’a şükredip, ahirette de cemalini göstermesi için dua etmelidir.
       Yıllardır binlerce kilometre uzaklardan yöneldiği Kâbe, artık tam karşısındadır. Aradan mesafe kalkmış, vuslat gerçekleşmiştir. Kulun Kâbe’ye kavuşması,Rabbine kavuşmasını hatırlatır. Kim bilir ne zaman, nerede ve ne hâlde? Önce son nefesle varış, sonra diriliş ve huzura çıkış... Acaba hangi yüzle, hangi yönden ve hangi sermaye ile?
       Kâbe’ye her gidişte abdestli bulunmak, sükûnet ve huşû içerisinde Kur’an tilaveti, dua, istiğfar,tesbih, tehlil ve tekbirle meşgul olmak, mümkün mertebe konuşmamak, başkalarını rahatsız etmemek,geçiş yerlerinde oturarak veya namaz kılarak izdihama sebep olmamak,   -namaz içerisindeyken dahi- Kâbe’yi doya doya gözyaşları içerisinde temaşa etmek tavsiye edilen âdâb arasındadır.
       Hacılar, “Duyûfu’r-Rahmân” yani “Rahman’ın misafirleri” dir. Evet gerçekten de hacılar O’nun birkaç günlük veya haftalık en kıymetli misafirleridir.Dolayısıyla, önce hacı kendisinin bir misafir olduğu, hem de Rabbine misafir olduğu bilinci içerisinde geçirmeli bu kıymetli zamanını. Ayrıca gerek hâne sahibine karşı, gerekse O’nun diğer misafirlerine karşı saygı ve hürmette kusur etmemelidir.
       Kâbe bir semboldür. Bu sembole yaklaşırken Rabbimize yakınlığımızı ölçmeliyiz. Mesele yalnızca fizikî planda Kâbe’nin yanında olmak değildir.Önemli olan kişinin bu fizikî yakınlığı Rabbine olan manevî yakınlığını artırmaya vesile kılabilmesidir.Nerede olursa olsun yüzünü Kâbe’ye çevirirken gönlünü de Allah’tan başka her şeyden çevirme bilincine ulaşabilmesidir.
       Yeryüzünün ilk mabedinin etrafında, ibadetlerin özü olan ihlâsın en güzel örneklerine tanık olunur.Burada içtendir yakarışlar. Müslüman, af için Rabbine nihaî başvurusunu burada yapar. Burası,affedilmeden ayrılmama noktasıdır. Onun için daha ötesi düşünülemeyecek bir rahmet ortamında eller açılır Rahmetin sahibine…
 
       Tavaf
       Tavaf, sözlükte bir şeyin etrafında dönmek ve dolanmak demektir. Kâbe etrafında dönerek gerçekleştirilen tavaf, kâinatın ve yaratılışın özeti, teslimiyetin ve ilâhî takdire boyun eğişin sembolü sayılır. Evrende maddenin en küçük parçası olan atomdan, en büyük galaksilere varıncaya kadar her şey tavaf hâlindedir. Atomda elektronlar çekirdek etrafında baş döndürücü bir hızla dönerken, galaksiler de milyarlarca yıldız sistemleriyle galaksinin merkezi etrafında akıl almaz bir hızla dönmektedirler. Sanki hepsi kendilerini var eden ve yaratan Yaratıcıya ibadet etmektedirler. Kur’an’da ifade edildiği gibi, her biri bir yörüngede seyretmektedir (Yâsin sûresi, âyet: 40).
       Kâbe’nin etrafında tavaf eden on binlerce Müslüman’ın oluşturduğu tablo, bir galaksinin, milyarlarca yıldızıyla dönüşünü andıran bir manzara gibidir. Bu bakımdan tavaftaki manevî hazzı tam anlamıyla elde edebilmek için kendini yörüngeye bırakmak gerekmektedir. Zaten Kâbe’nin çekim alanında yörüngeye girebilen bu manevî akışa kendini bırakır ve mü’minler denizinden bir damla olabilmenin zevkine erer.
       Tavafa, Kâbe sola alınarak başlanır. Bunun da simgesel bir anlamı vardır. Nazargâh-ı ilâhî olan insanın kalbi, ‘Beytullah’ yani Allah’ın eviyle karşı karşıya gelir tavafta. Allah, insanın şekline, kalıbına, malına mülküne değil, kalbine bakar. Bu yönüyle Kâbe ile insan kalbi arasında dikkat çekici bir ilgi vardır. Bu sebeple tavafta kişinin kalbi Kâbe tarafında yer alır. Bunda aynı zamanda tavafın ne kadar kalpten ve gönülden yapılması gerektiğine de bir işaret vardır.
       Kâbe’nin etrafında mü’min olmanın zevki yaşanır. Allah’a yakın olmanın tattırdığı bu zevki bir başka yerde bu kadar canlı ve bu kadar coşkulu bir şekilde yaşamak çok zordur. Bu kutsal mekânda tanık olunan yakınlaşma duygusu, hacıya kendi evinde olduğu hissini verir. Burada hacı kendini sılaya kavuşmuş gibi hisseder. Çünkü Kâbe’nin yüzü kendisine öylesine tanıdık, kokusu öylesine bildik, sıcaklığı öylesine kuşatıcı gelir ki mü’min için, başka hiçbir sevgi bu denli çekici olamaz.
       Tıpkı namaz kılarken olduğu gibi, Kâbe’nin etrafında tavaf eden insanlar arasında hiçbir ayırım yoktur. Burada mü’minler eşitlenir. Kişiyi diğerlerinden ayıran hiçbir işaret veya alâmet yoktur artık. Orada tevhidin simgesi olan birlik vardır. Burada mü’minler denizinde kaybolmak ve toplulukta erimek gerekmektedir.
       Birisinin etrafında dönmek, âdeta onun etrafında pervane kesilmek, sembolik olarak yürekten bağlılığı ve onun için her şeyini feda edebileceğini gösteren bir harekettir. Bu bakımdan Beyt-i Atîk’ı tavaf, yalnızca Yüce Yaratıcıya yönelmenin ve yalnızca onun huzurunda eğilmenin ve ondan başkasına ibadet etmemenin fiilî bir göstergesidir.
       Kâbe bir semboldür. Bu sembole yaklaşırken Rabbimize yakınlığımızı ölçmeliyiz. Mesele, yalnızca fizikî planda Kâbe’nin yanında olmak değildir. Önemli olan, kişinin bu fizikî yakınlığı Rabbine olan manevî yakınlığını artırmaya vesile kılabilmesidir. Nerede olursa olsun yüzünü Kâbe’ye çevirirken gönlünü de Allah’tan başka her şeyden çevirme bilincine ulaşabilmesidir.
       Kâbe’nin, bütün Müslümanları bir noktada toplayan, her birinin ortak istikameti olma gibi birleştirici, bütünleştirici sembolik bir anlamı da bulunmaktadır.
       Yeryüzünün ilk mabedinin etrafında, ibadetlerin özü olan ihlâsın en güzel örneklerine tanık olunur. Burada içtendir yakarışlar. Müslüman, af için Rabbine nihaî başvurusunu burada yapar. Burası, affedilmeden ayrılmama noktasıdır. Onun için daha ötesi düşünülemeyecek bir rahmet ortamında eller açılır rahmetin sahibine… Bu bakımdan kendisine Kâbe’yi tavaf nasip olan Müslüman bu rahmet ortamını olabildiğince iyi değerlendirmeye çalışmalıdır.
 
       Hacer-i Esved
       Tavafın başlama noktasını göstermek gibi pratik bir faydası da bulunan bu taşın menşei, tarihçesi, mahiyeti ve manevî değeri hakkında, bir kısmı zayıf, bazıları sembolik anlam taşıyan çok sayıda rivayet vardır. Bu rivayetlerde umumiyetle Hacer-i Esved’in aslında beyaz iken insanların günahları yüzünden karardığı, cennetten indirildiği, Nuh tufanı sırasında Ebû Kubeys Dağı’nda korunduğu ve Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşası esnasında oradan yerine getirilerek konulduğu, onun Allah’a verdiği sözü yerine getirenlere şahitlik edeceği gibi hususlar dile getirilmektedir.
       Risalet öncesi Kâbe’nin onarımı esnasında Hacer-i Esved’i yerine kimin koyacağı konusunda kabileler birbirlerine düştüklerinde Hz. Peygamber hakem seçilmiş ve onu bir örtü üzerine koyup, her kabileden bir kişiye örtüden tutturduktan sonra, onu kendi elleriyle yerine yerleştirmişti.
       Hz. Peygamber, müsaitse Hacer-i Esved’i öper, değilse eliyle veya elindeki baston vb. ile selamlayarak tavafa başlardı. O, güçlü kuvvetli birisi olan Hz. Ömer’i, zayıf bünyeli kimselere eziyet verebileceği gerekçesiyle, Hacer-i Esved’i öpmek için izdihama dalmaması konusunda uyarmış, eğer boş ise istilam etmesini, aksi takdirde tehlil ve tekbir ile geçmesini söylemişti. Hz. Peygamber’in bu tavsiyesinden sonra o, izdihamın olduğu hâllerde istilamı terk edip geriden selamlamakla yetinmiştir. Nitekim İbn Abbas da “Hacer-i Esved kalabalık olduğu zaman kimseye eziyet verme! Eziyet de çekme, geç!” tavsiyesinde bulunmuştur.
       O zamanlar şimdiki kadar fazla kalabalık olmamasına rağmen, izdiham olması durumunda Hacer-i Esved’in öpülmemesi, bu hususta başkalarının rahatsız edilmemesi tavsiye edilmiştir. Günümüzde milyonlara varan mahşerî kalabalıkta, kişinin, sünnete uyma adına kardeşlerine eza cefa etmesi asla tasvip edilemez. Kaldı ki, burada sünnet olan, mutlaka Hacer-i Esved’i öpmek değil, onu bir şekilde selamlamaktır. Hacer-i Esved’i öpmek için kardeşleriyle itişip-kakışmak, ne sünnettir, ne de ibadet! Bu konuda hem Hz. Peygamber’in örnek davranışına, hem de onun uyarı ve tavsiyesine uyulmalı, izdihamlı durumlarda uzaktan selamlama ile yetinmelidir.
Sahabe, Hacer-i Esved’i selamlarken; “Allahım! Sana inanarak, Kitabını ve Peygamberinin sünnetini tasdik ederek / Peygamberinin sünnetine uyarak” derlerdi. Burada asıl olan taşın kendisi değil, Hz. Peygamber’in sünneti, örnek davranışıdır. Zira Hacer-i Esved, önce Hz. İbrahim’in sonra da Hz. Peygamber ve ashabının hatırasını yâd etmeye vesile olan bir semboldür.
       Nitekim bir defasında Hz. Ömer, Hacer-i Esved’e seslenerek; “Biliyorum ki sen bir taşsın. Ne zarar, ne de fayda verirsin. Eğer ben, Resûlullah’ın sana dokunduğunu görmeseydim, sana el sürmez / öpmezdim” (Buharî, Hac, 57) dedi ve ona eliyle dokunarak selamladı / öptü. O, Hacer-i Esved’e bu şekilde seslenirken, bir taşa karşı yaptığı bu davranışın, cahiliyye dönemindeki putlara tapınma gibi olmadığını, bunun sadece Hz. Peygamber’in sünnetine uyarak Allah’a ta’zim ve yaklaşma için yapılan sembolik bir davranış olduğunu vurguluyordu.
Hacer-i Esved’i selamlama, Allah’a vermiş olduğu ahdi yenileme anlamına gelmektedir. Kul, ruhlar âleminde verdiği kulluk sözünü, amelleriyle ortaya koyduğu iman akdini bu defa Beyit’te, Beyt’in sahibinin önünde bu hareketiyle temsilî olarak yineler ve pekiştirir. İşte Hacer-i Esved’i selamlama, ahdi, bey’atı tazelemeyi, sözünde durmayı sembolize eder.
 
       Mültezem
       Mültezem, Hacer-i Esved ile Kâbe kapısı arasında kalan kısımdır. İnsanlar buraya yapışarak ısrarla dua ettikleri için bu adın verildiği söylenmektedir. Allah Resûlü (s.a.s.)’nün de Mültezem’e gelerek göğsünü, yüzünü ve ellerini açıp oraya yapıştığı ve o şekilde dua ettiği rivayet edilmektedir. Mültezem’de yapılacak duaların kabul edileceği rivayetlerde yer almaktadır. Buranın fazileti hakkında pek çok rivayet vardır.
       Öteden beri bazı kişiler gözyaşları içerisinde Mültezem’e yapışarak dua ederler. İster Kâbe’nin kapısına veya eşiğine, isterse Kâbe’nin duvarlarına veya örtüsüne sarılarak ağlasın, kişinin ağlaması, en içten duygularla Mevla’ya yakarması, tıpkı yaramazlık yapıp da annesine kendisini affettirmek için gözyaşları döken çocuğun durumuna benzer. Anne onu önce kabul etmese de, eteğini bırakmayan yavrusuna sonunda yüreği dayanamaz ve affeder, kucaklar, bağrına basar. Acaba merhametlilerin en merhametlisi olan Allah, Kâbe’sinin etekleri etrafında defalarca tavaf eden, evinin perdelerine sarılmış ve bütün benliğiyle “Hatalarıma rağmen başka bir yere değil senin kapına geldim; benim günahım çok, ama senin merhametin daha çok! Beni affetmeden buradan ayrılmam ya Rabbi!” diye niyaz eden kulunu affetmez mi? İşte bu duygu ve düşüncelerle kişi –izdihama neden olmamak kaydıyla- Kâbe’de kendisini affettirmek için içtenlikle yalvarır, yakarır, gözyaşları döker. Şüphesiz böylesi içten bir yöneliş Yüce Allah tarafından karşılık görecektir. Rahman ve Rahim olan O ev sahibi Beyti yanındaki içten bir yönelişi boş çevirmeyecektir.
 
       Makam-ı İbrahim
       Kâbe kapısının birkaç metre karşısında, madenî sarı bir mahfaza içinde yer alan taşı, Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi yeniden inşa ederken üzerine basıp iskele olarak kullandığına inanılmaktadır. Bir başka inanışa göre o, Hz. İbrahim’in insanları hacca davet için üzerine çıktığı taştır.
       Bunlardan her ikisi de mümkün olabilirse de, bizim açımızdan önemli olan, -taş veya bu taşın bulunduğu yer- Makam-ı İbrahim’in Kur’ân-ı Kerim’de geçmesidir. (Bakara, 2/125; Âl-i İmran, 3/96)
       Gerek orada namaz kılınmasını söyleyen ayet, gerekse Hz. Peygamber’in Makam-ı İbrahim’i Kâbe ile arasına alarak namaz kılması sebebiyle, tavaf sonrası kılınan iki rekât namaz, izdihamın olmadığı durumlarda orada veya oraya yakın bir yerde kılınmaktadır. Hz. Peygamber, Makam-ı İbrahim’de kıldığı iki rekât namazında Allah’ın birliğini, tevhidi içeren Kâfirun ve İhlâs sûrelerini okumuştur. Ancak, kalabalık zamanlarda bu namazın tam orada değil de, tavaf edenleri engellemeyecek şekilde başka bir yerde kılınması daha uygun düşmektedir.
 
       Zemzem
       Zemzem, Allah’ın Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail’e ihsan ettiği mübarek suyun adıdır. Hz. İbrahim, Allah’tan aldığı vahiy ile eşi Hacer ve henüz süt emmekte olan oğlu İsmail’i Zemzem’in bugünkü yerine bırakıp gider. Henüz Kâbe yapılmadığı ve Mekke şehri kurulmadığı için orada yaşayan birileri de yoktur.
       Rivayetlere göre Hz. İbrahim, onları bırakarak bir şey söylemeden geri dönüp gitmek üzere hareket edince Hz. Hacer, ona kendilerini böyle bırakarak nereye gittiğini sorar. Fakat İbrahim (a.s.), birkaç defa tekrarlanan bu soruya cevap vermez. Bunun üzerine Hz. Hacer, ona bunu kendisine Allah’ın mı emrettiğini sorar. İbrahim (a.s.)’den ‘Evet’ cevabını alınca, büyük bir teslimiyetle ‘Mademki Allah (c.c.) bunu emretti. O bizi korur, bizi burada zayi etmez’ der.
       İbrahim (a.s.), oradan ayrılarak ‘Seniyye’ diye adlandırılan yere gelince şöyle dua eder:
       “Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler!” (İbrahim sûresi, âyet: 37)
       Çok geçmeden yanındaki suyu biten Hz. Hacer, yavrusuna su bulabilmek için, annelik sevgisi ve şefkatiyle sağa sola koşuşturmaya başlar. Su temin edebilecek birilerini görebilir miyim diye Safâ ve Merve diye bilinen bu iki tepe arasında gidip gelir. İki tepe arasındaki vadiye indiği zaman çocuğunu göremediği için orayı koşarak geçer. Bu su arayış, ilahî iradenin hemen Kâbe’nin yanı başından Zemzem suyunu ikram etmesine kadar devam eder.
       Zemzem, halen Kâbe’nin 20 m. kadar doğusunda, Makam-ı İbrahim’e yakın bir yerde bulunan tavaf alanının altındaki kuyudan çıkmaktadır. 2003 yılında, tavaf alanını genişletmek amacıyla Zemzem kuyusuna iniş yeri kapatılmış, bunun yerine tavaf alanı etrafındaki Zemzem içme yerleri çoğaltılmıştır.
       Hz. Peygamber’in Zemzem hakkında: “Zemzem ne niyetle içilirse o yararı sağlar” (İbn Mâce, Menasik, 78) buyurduğu rivayet edilmektedir. Çeşitli rivayetlerde onun şifa verici özelliği anlatılmıştır. Medine’ye hicret ettikten sonra Hz. Peygamber’in Mekke’den Zemzem suyu getirttiği de nakledilmektedir. Zemzem içerken, “Allahım! Senden yararlı ilim, bol rızık ve her dert için şifa istiyorum” diye dua edilir.
       Kişi, tıpkı Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in Kâbe’yi ibadet için temizledikleri gibi, tavaf ederken gönül evi olan kalbini takva ile tertemiz yapar. Kalbindeki kirleri yıkar, yakar, yok eder ve Zemzem suyuna gelir. Orada ise bu defa o mübarek su ile midesini temizler. Bir daha haram lokma, şüpheli rızık girmeyecek hâle gelinceye kadar arındırır. Nefsini, açgözlülüğünü doyuracak kadar içer. Haramdan beslenme hastalığına şifa verecek kadar doyasıya içer. Tamahkâr nefsi susuncaya, vicdanı takva kararını duyuncaya, ruhu onunla doyuncaya kadar içer. Böylece, o mübarek yerlerde Yüce Allah’a söz verdikten sonra bir lokma da olsa, Zemzem’le pak eylediği midesini ifsat etmemeye, kazancını haramlarla kirletmemeye, çocuklarını haksız kazançla beslememeye söz vererek içer bu arınma suyunu.
 
       Sa’y
       Hacda yapılmakta olan sa’yin aslı, Hz. Hacer’in henüz kendisini emmekte olan oğlu Hz. İsmail için su ararken, bu iki tepe arasında koşması hadisesine dayanır. Sa’y, Hz. Hacer’in bu hatırasının canlandırılmasıdır. Safâ ile Merve arasında yapılan bu sa’y, Allah’ın rahmetinin en büyük göstergelerinden biri olan anne sevgisi ve şefkatinin Hz. Hacer validemizde kendini gösteren şeklinin yâd edilmesidir. Kadına ve annelik şefkatine, sevgisine, bu yüce duyguya İslâm’ın verdiği değeri gösteren simgesel bir harekettir.
       Koşmak, hızlı yürümek anlamına gelen “Sa’y”, bir arayışı simgeler. İnsan sa’y alanındaki koşuşturmasıyla, Hz. Hacer’e somut bir şekilde uzanan ilâhî rahmetten bir şeyler elde edebilme arzusundadır.
Sa’y, müslümanların sırf hac fiil ve davranışlarından olduğu için, ibadet amacıyla katıldıkları bir yürüyüştür. Müslüman bu sayede kendisi gibi aynı yola girmiş, aynı niyet ve duyguları taşıyanlarla beraber koşmanın heyecanını yaşar.
       Safâ ile Merve arasında sa’y ederken hacı, manen kurtuluşu aramak için tıpkı Hz. Hacer validemiz gibi koşar. Beşerî olandan ilâhî rahmete koşar. Nefes nefese bütün uzaklıkları yakınlaştırarak, Yüce Yaratıcı’nın kendisine ne derece yakın olduğunu hissederek koşar.
       Sa’y, tıpkı Hacer validemizin kızgın güneşin altında susuzluktan kıvranan biricik İsmail’ine hayat verecek suyu arayışı gibi bir arayış iştiyakıyla yapılmalıdır. Hz. Hacer’in oğlu İsmail’i kurtarmak için koşuşturması gibi derin bir arzu ile… İlâhî rahmete olan ihtiyacını bütün iştiyakı ile ortaya koymanın bir simgesi olarak...
 
       Arafat
       Kelime olarak Arafat, “bilme,anlama, tanıma” ve “güzel koku”gibi manalara gelen bir kökten gelmiştir. Dünyanın her tarafından gelen insanların bu yerde birbirleriyle görüşüp tanışmaları veya günahlarını itiraf ederek Allah’tan af dilemeleri,affedilmelerinden sonra günah kirlerinden temizlenip Allah katında güzel bir kokuya sahip olmaları sebebiyle bu ad verildiği ileri sürülmüştür.
       “Hac nasıl (olmalı)dır?” diye sorduklarında Allah Rasûlü’nün verdiği cevap kısa ve gayet net idi: “Hac, Arafat’(ta olmak)tır” (ibn Mace, Menasik, 57) Hac, hakikati bilmek, tanımak, anlamak, kavramaktır. “Hac, Arafat’tır” yani ârif olmaktır; marufa, marifete,Marifetullah’a ermektir. Dirilişi, mahşeri,mahkeme-i kübra öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmektir. Arif olan anlar, Arafat’ı idrak eden,hacı olur, Arafat’ı kavrayan marifeti bulur. Arafat,ârif olma yeridir. Arafat marifeti yakalama yeridir.Arafat önce kendini bilme, kendini bulma deneyimidir. Ve “Kendini bilen, Rabbi’ni de bilir” fehvâsınca,önce kendini tanıma, ardından da Rabbini tanımadır. Yunus’un dediği gibi:
 
      “ilim, ilim bilmektir,
 
       ilim kendin bilmektir...
       Tıpkı Allah’ı unutanların, kendilerini unuttukları ve neticede Ahirette Allah tarafından unutuldukları gibi (Haşr, 19), Arafat’ta kendini ve Rabbini tanıyanlar da, mükafat olarak Allah tarafından tanınacaklardır.
       Arafat, zamanların en bereketlisi olan Arefe günü,mekanların en mübareği olan Arafat’ta, Hz. Muhammed gibi yüzünü Kâbe’ye çevirip, sırtını Cebeli Rahme’nin (Rahmet Dağı’nın) eteklerine vererek,Rahman’ın rahmetine nail olabilmek, bütün Müslümanların derdine derman bulabilmek, günahlardan sıyrılıp gözyaşlarıyla dolabilmek, cehaletten kurtulup marifetullah ile olabilmek için bir irfan ve marifet mektebidir.
       Arefe günü hac ihramıyla Arafat’ta bulunmak, bir Müslüman için en büyük nasiplerden biridir. Çünkü,bu kutsal yerde ve bu mübarek zaman diliminde yapılan dua ve ibadetler geri çevirilmez. Bu itibarla Müslüman Arafat’ta gönlünü her türlü dünyevî düşüncelerden arındırarak, bütün samimiyetiyle Allah’a yönelmeli, el açıp yalvarmalı, içine düştüğü günahları hatırlayıp göz yaşları içinde tövbe etmeli,af ve mağfiret dilemeli, kendisi, anne-babası, kardeşleri,çocukları, yakınları, milletinin fertleri ve tüm Müslümanlar için içtenlikle dua etmelidir.
       Arafat’ta diğer mü’minlerle bir arada bulunan,kıyafetiyle artık bu dünyayı terk ettiğini gösteren mü’min, haşir ve hesaba çekiliş sahnesini temsilî bir şekilde yaşayarak sorumluluğun ve hesaba çekilmenin idrakine varır. Allah’ın huzurunda durmanın manasını, makam, servet ve ilim gibi üstünlüklerin gerçek değerinin hesaba çekileceği zaman ortaya çıkacağını anlar ve üstünlüğün sadece takvada olduğunu kavrar.
 
       Vakfe
       Vakfe, duruş, bekleyiş demektir. Arafat vakfesi,bir yandan insanın dünyaya ayak basışını, diğer yandan ise kıyamette Allah’ın huzurunda bekleyişini hatırlatır. Vakfe,uzun soluklu bir duruştur, duruşmadır, durulaşmadır, sabahtan akşama kadar heyecanla,korku ve ümit arası bir bekleyiştir.Arafat, birkaç saat hoşça vakit geçirilen bir dinlenme yeri, piknik yeri
değildir. O, mü’minin, Rabbi’nin huzurunda imanla, sebatla, umutla gerçekleştirdiği bilinçli bir duruştur. Vakfe,inananların, nefislerine karşı, birbirlerine karşı, başkalarına karşı ortaya koyduğu vakarlı ve kararlı bir duruştur. Bütün Müslümanların kardeş olduklarını, Hz. ibrahim’in milleti olan tek bir din ve millet olduklarını, yek vücut olduklarını ispatlayan şanlı, asaletli bir duruştur.
       Allah Rasûlü, Arafat’a varınca meşhur Veda Hutbesi’ni burada okumuştur. Müslümanlar için bir çeşit ‘insan hakları beyannâmesi’ niteliğinde olan Veda Hutbesi aslında Hz. Peygamber’in duruşunun en açık göstergelerindendir. O gün, yüz bin kişiye hitap eden Allah Rasûlü, hutbesinde hem kendi duruşunu, hem de Müslümanların duruşlarının nasıl olması gerektiğini deklare etmiştir:
1. Müslümanların canları ve malları, içinde bulundukları kutsal zaman ve mekan kadar saygın ve dokunulmazdır.
2. Kadınlar, Allah’ın emanetidir ve onların hakları, iffetleri ve ihtiyaçları konusunda bu sorumluluk bilinci ile hareket edilmelidir.
3. Kan davası ve faiz gibi cahiliyye gelenekleri kaldırılmıştır.
4. Sapıklığa düşülmemeleri ve sımsıkı sarılmaları için Müslümanlara Allah’ın Kitabı’nı bırakmıştır.
       Allah Rasûlü, Arafat’ta öğle ile ikindi namazlarını Mescid-i Nemire’de öğle vaktinde birleştirerek kıldıktan sonra, doğru Rahmet Tepesi’ne gitmiş, kıbleye yönelerek tam güneşin batışına kadar dua, niyaz ederek yapmıştır vakfesini.Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan o rahmet elçisi, orada öğleden akşama kadar saatlerce kim bilir ne yakarışlarda bulunmuştur… işte bilinçli bir vakfe, bilinçli bir duruş, vakarlı, kararlı, umutlu bir bekleyiş bu bilinçle duruştur.
       Arafat’ta vakfe bütün dünya Müslümanlarını temsilen gelen heyetlerin oluşturduğu dünyada eşi benzeri görülmeyen bir zirvedir. Sadece halkı Müslüman olan ülkelerden gelenlerin değil, diğer ülkelerde yaşayan Müslümanların da katıldığı “Dünya Müslümanları Kongresi”dir. Geçmişte olduğu gibi, dinî, ilmî, ictimaî ve de siyasî meselelerini konuşup çözüme kavuşturabilecekleri modern anlamda organizeli, düzenli, disiplinli bir kongre olamasa da, gönüllerin, ruhların konsensüsü vardır orada. Dilleri, ırkları, tenleri,renkleri, kültürleri ve coğrafyaları farklı olmasına rağmen, inançları, duyguları,dertleri, dilekleri ve duaları aynı olan milyonların yürekleri ve yanık yakarışları vardır vakfede. Bu milyonların içinde nice Allah dostu,gönül eri, takva ehli, haram lokma nedir bilmez, duları reddolunmaz “hacc-ı mebrur”sahibi kimseler vardır kim bilir!
       Allah’tan niyazımız odur ki, sözünü ettiğimiz kongre,yakın bir gelecekte organizeli ve programlı olarak bütün Müslümanları temsil eden ilim, fikir ve siyaset adamlarının aktif katılımlarıyla gerçekleşir ve Müslümanların ortak problemlerine o mübarek zaman ve mekanda acil çözümler aranır, gerekli kararlar alınır, yıllık raporlar yayınlanır. Böylece hem Müslümanlara,hem de bütün insanlığa barış, esenlik mesajları verilir.
 
       Müzdelife ve Meşş’ar-i Haram
       Müzdelife, Harem sınırları içinde Arafat ile Mina arasında kalan bir bölgenin adıdır.Şeytana ve taraftarlarına karşı ertesi gün yapılacak sembolik protestoda atılacak küçük taşlar, genellikle Müzdelife’de toplanır.Burada ikinci kez durulan vakfe, Allah’ın huzurunda bilişmeyi ve bilinçleşmeyi pekiştirir.
       “Arafat’tan akın edince Meş’ar-i Haram’da Allah’ı anın.” (Bakara, 198)
       Mealini verdiğimiz ayette “akın edince” diye çevirilen “ifâda” tabiri,bir nehrin taşmasını, sel sularının coşkulu bir şekilde akmasını ifade eder. Arafat vakfesini yerine getirmenin sevinci ile hacıların coşkulu bir tarzda âdeta bir insan seli gibi akması, ayette böyle ifade edilmiştir.
       Yukarıdaki ayette geçen Meş’ar-ı Haram da buradadır. Bu ayette “O’nu size gösterdiği biçimde anın” şeklinde ikinci kez zikrin emredilmesinden,bu bölgenin Allah’ın zikredileceği bir mekan olduğu anlaşılmaktadır. Arafat’tan Müzdelife’ye gelindiği andan itibaren başlayan bu zikir süreci sabah namazı sonrasına kadar devam eder. Buradaki zamanın, zikir için en uygun bir zaman dilimi olduğu şüphesizdir. Arafat’ta gündüz yapılan vakfe, burada gece veya sabahın alaca karanlığında yapılmaktadır. Arafat’taki marifet ve bilme vakfesi, gündüzün aydınlığına; Meş’ar’daki Allah’ı anarak bilinçleşme ise gecenin karanlığına ayrılmıştır.
       Hz. Peygamber Arafat’tan ayrılınca, akşam namazını yatsı vakti girdikten sonra birleştirerek burada kılmıştır. Geceyi istirahatla geçirdikten sonra,sabah namazının peşinden buradaki vakfesini yapmıştır.
       Meş’ar, şiâr ve şuur yeri-zamanı demektir. Hacı orada beklenen bilinç düzeyine, gerçek şiârına erişecektir.Kâbe’de kalbini vesveselerden temizler,Zemzem’le midesini yıkar, Arafat’ta ârif olur, marifet bulur, Meş’ar’da şuura erer, Mina’da ise temenni ya da temennaya, yani aşka varır. Diğer bir deyişle, Kâbe’de imana, Zemzem’de takvaya, Arafat’ta bilgiye, Meş’ar’da bilince ve Mina’da sevgiye ulaşır.
 
       Mina
       Müzdelife’den ayrıldıktan sonra, Muhassir Vadisi sağa alınarak Mina’ya geçilir. Muhassir bölgesi, filleriyle Kâbe’yi yıkmak üzere gelen Ebrehe ordusunun, sürü sürü kuşlar tarafından atılan taşlarla hüsrana uğratıldığı yerdir. Fil Suresi’nde anlatıldığı gibi, küçücük taşlar, güçlü Ebrehe ordusunun planını nasıl boşa çıkarmışsa,Cemerât’ta atılacak taşlar da, şeytanın ve taraftarlarının bize karşı kurduğu tuzakları boşa çıkarması düşüncesi ve duasıyla atılır.
       Mina, aşırı istek, arzu demektir. Mina, Hz. İbrahim ile oğlu ismail’in, Allah’a olan aşklarının sınandığı yerdir.Bu sınavda Hz. ibrahim, ahir ömründe kendisine verilen biricik oğlunu Allah için kurban etmek; İsmail ise, bu uğurda canını vermek gibi çok ciddi bir sınavdan geçmektedirler. Bir tarafta Allah’ın emri ve aşkı, diğer tarafta ise ciğerparesi vardır ve her ikisi de sınanmaktadır. Allah sevgisi mi, evlat sevgisi mi? Allah sevgisi mi, yaşama arzusu mu?
       Hz. ibrahim durumu oğluna açar ve görüşünü sorar.Hz. ismail’in cevabı kısa ve nettir: “Babacığım! Sana emredileni yap! Beni sabredenlerden bulacaksın!” (Saffât, 102) Bu cevap üzerine Hz. ibrahim, sevgili oğlunun Allah yolunda kurban etmeye karar verir ve Mina yolunu tutar. Allah’ı her şeyden, herkesten daha çok sevdiğini, Allah’a olan aşkının her şeyin üstünde olduğunu ispat etmek üzere çıkar yola. Ancak, peygamber de olsa, baba olabilmek için neredeyse tam bir asır bekleyen bir insan olan Hz. ibrahim’in karşısına o esnada şeytan çıkar. Bu kez, bir tarafta Allah’ın emri, diğer tarafta şeytanın vesvesesi vardır. Ve ibrahimî kararlılık ağır basar. Hz. ibrahim, tercihini Allah sevgisinden, ebedî aşktan yana kullanır. Kendisini Allah’a yaklaştıran yolda karşısına çıkan şeytanı, bugün taşlamanın yapıldığı yerlerde defalarca taşlar. Neticede baba-oğul ikisi de Allah’ın emrine teslim olurlar ve bu ağır sınavı kazanırlar. (Saffât, 103-107)
       İşte Mina, can, mal, mülk, mesken, evlat, eş, kardeş, ticaret, aşiret,mevki, makam, rütbe vb. fanî sevgilerin aşıldığı, Allah sevgisinde zirveye ulaşıldığı yerdir. Artık Mina’da sadece Allah temenni edilecektir.Allah sevgisi mi, diğerleri mi? Bu nimetler ve imkanlar, kişileri Allah sevgisine mi götürüyor, yoksa O’nun yolunda birer engel mi teşkil ediyor? Diğer bir ifade ile kişi, Hz. ibrahim ve ismail misali, en çok sevdiği varlıklarını, Allah sevgisi uğruna feda edebiliyor mu? Bu noktada Allah’ın müjdesine mi itibar ediyor, yoksa şeytanın vesvesesine mi? Aslında Hz. ibrahim ile oğlunun sınavıyla, bugün bizim sınavlarımız pekfarklı değildir. Ancak ibrahimî tavır takınmanın çok zor olduğunda şüphe yoktur. Bu zorlu sınavda diğer sevgiler ağır basıyorsa, burada yapılacak şey, Allah’tan istiğfar dilemektir. Nitekim ayette de Allah’tan bolca bağışlanma dilenmesi emredilmektedir. Mina’da bu emri yerine getirip, kalbini Allah aşkıyla doldurduktan sonra, şeytana ve taraftarlarına karşı icra edeceği protesto öncesinde hacı, Mina’da mağfiret miğferini giyer ve Hz. ibrahim’in şeytanla savaştığı savaş alanına onu taşlamak üzere gider.
 
       Şeytan taşlamak
       Taşlama, Hz. ibrahim’in kendisine engel olmaya çalışan şeytanı kovmak amacıyla ona taş fırlatmasını sembolize eder. Bir peygamber olarak ona şeytan gözükmüş ve o da Rabbi ile arasına girmek isteyen, kendisini engellemek isteyen şeytanı taşlamıştı. “Hacca ilişkin görevlerinizi benden alınız!” (Nesâî, Menâsik, 220) buyuran Allah Rasûlü de, bu işlemi bizzat yapmış, onu insanlara da öğretmiştir.
       Taşlama, bir anlamda şeytana karşı girişilen bir savaşı sembolize eder. Attığı her bir taşı, nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır. Kendisini çeşitli hatalara, günahlara sürükleyen bu farklı cepheleri bir bir yok etmeye çalışır. Sahip olduğu her şeyi Allah için feda etme yolunda, karşısına şeytan nerelerden çıkıyorsa, hangi silahları ve cepheleri kullanıyorsa oraları bertaraf etmelidir. Gurur, kibir, mal, mülk,makam, mevki, rütbe, şan, şöhret, benlik, gençlik, evlilik, çoluk-çocuk... Kulluğun ve sorumluluğun önünde engel olan şeyler her ne ise...
       Günümüzde hacı, taşlama yaparken, hem Hz. ibrahim’in rolünü oynamakta, hem de Hz. Peygamber’in sünnetine uymaktadır. Ancak bu rolü oynayan hacı,sembolik olarak taşlarını şeytanı temsil eden taş yığınlarına fırlatsa da, hakikatte kendisini şeytan hangi zayıf noktalarından aldatıyorsa, o tarafı düşünerek atmalıdır. Herkes kendi ayıbını, açığını ve günahını kendisi daha iyi bileceği için, attığı her bir taşla nefsini, şehevî arzusunu,kendisini günaha sokan dürtülerine atmalıdır taşları. Orada sembolik olarak ilk gün yedi, sonraki günler kırk dokuz veya yetmiş taş atar. Bu,çokluktan bir kinayedir. Bunun anlamı,artık şeytana karşı sürekli teyakkuz halinde olmalı, yüzlerce defa karşısına çıksa, ona fırlatacağı binlerce taşı olmalıdır. Artık öteden beri tekrarladığı“Taşlanmış şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım!” şeklindeki “istiâze” yani ‘Eûzü billahi mine’ş-şeytani’r-racîm’i sadece sözüyle değil, daha bilinçli bir şekilde özüyle yapmalıdır. Kimden kime sığındığını fark etmelidir. “Racîm” olan şeytandan, “Rahîm” olan Allah’a sığındığını kavramalıdır. fiayet bunu kavrayamaz ve sadece sembolde, şekilde takılır kalır da, bunun anlam ve hikmetini idrak edemezse,“şeytanı taşladığı” vehmiyle bir kez daha aldanır o kadar! Çünkü şeytan orada sembolize edildiği gibi dışarda değil, Hz. Peygamber’in benzetişiyle “Kanın damarlarda dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır” (Buhari, itikaf11-12)Taşlama, bir anlamda şeytana karşı girişilen bir savaşı sembolize eder.Attığı her bir taşı,nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır.
 
       Kurban
       Kurban, mü’minin, sırf Allah istediği için malından vazgeçebildiğini ortaya koyduğu ve malını Allah yolunda kurban edebildiğini fiiliyle gösterdiği önemli bir ibadettir. ihramda bir otu dahi koparmak yasak iken, Allah’a bağlılığın, fedakârlığın bir göstergesi olarak bayramda canlı hayvanlar kurban edilmektedir.
       Kurban, bir taraftan hac görevlerini yerine getirebilmenin şükrünü eda etmek için kesilmektedir. Nasıl Ramazan orucunu tamamlayınca Ramazan Bayramı yapılıyorsa, Hac ibadetleri tamamlanıncada Hac kurbanları (Hedy) kesiliyor ve Kurban Bayramı kutlanıyor. Sabır, savaş, şükür ve zafer. Arafat’ta bilgiye, Meş’ar’da bilince, Mina’da sevgiye ve Cemerât’ta zafere kavuşan hacı, kurban hedyi (hediyyesi) ile takvaya, takva ile de Allah’a ulaşmaktadır.
       Kurban Bayramı günlerinde getirilen tekbirler “teşrik tekbirleri” diye isimlendirilmiştir. “Teşrik”, cahiliyye döneminde kesilen kurban etlerinin kızgın kayalara serilmek suretiyle güneşte kurutulmasına denilmektedir. Böylece hacılar, hacda kesilen kurban etlerini güneş ve taşlar üzerinde kurutarak sonraları yemek üzere kendileri için saklamışlardır. Hacı, teşrik tekbirlerini tekrarlarken, sonra kullanmak üzere kendisi için hangi iyi alışkanlıkları, hangi güzellikleri sakladığını, muhafaza ettiğini düşünmelidir.En azından hacca gelirken nasıl takva azığıyla geliyorsa, Mina’dan da geriye yine takva azığı götürmelidir.
       Allah için ve Allah’ın adıyla kesilen kurbanlar, zikir ve şükrün, tevazu ve teslimiyetin, dayanışma ve kardeşliğin bir göstergesidir. Özellikle hacıların kurban etlerinden hemen hiç yemeden, tamamının İslam Kalkınma Bankası aracılığıyla yoksul islam ülkelerine gönderildiği günümüzde, hiç tanımadığı Müslüman kardeşlerine karşı verdiği destek ve sosyal dayanışma haccın en hikmetli bir yönünü oluşturmaktadır. Faraza, ülkemiz hacılarının kurbanlarının, Afrika’da adını bile bilmedikleri bir Müslüman bölgede tüketilmesi ve onların gıyâbî dualarını kazanmalarıne kadar güzeldir!
       Hacının kurban ettiği koyun, inek, deve değil; heva ve hevesi, şehvetidir. O’nun rızası için hepsini kurban etmeli ki bayramı yüreğinde, yakınlığı öz benliğinde hissedebilsin. Çünkü bu bayram Kurban Bayramı, kurbiyyet ânıdır, Allah’a yakınlık bayramıdır. Kurban Bayramı, çok uzak coğrafyalarda olsalar bile haccın anlamını yaşayanların bayramıdır. Burada,bu yakınlaşmayı yaşayanlar, kazandığı güzellikleri gittikleri yerlere de taşıyacaktır. Kendi mekânlarında manevî bir kan dolaşımına sebep olacak, tertemiz,ter ü taze kanlar olacaklardır. Daha sonra kimi hacılara hicran yolu, kimi hacılara hicret yolu, kimilerine ise hasret yolu gözükecektir.
       Allah için kesilen bu kurbanlardan akıtılan kanlar,kurban sahibinden de günahların döküldüğünü,“kirlerin giderildiğini” (Hac, 29) sembolize eder.Hacı, Allah için kurban keserken, bunun Hz. ibrahim’den kalma bir sünnet olduğunu, Allah yolunda en sevdiği yavrusunun kurban edilmesinden bir bedel olduğunu tefekkür eder. Allah’ın verdiği mal ve evlatların, Allah yolunda engel değil, tam tersine kendisini Allah’a yaklaştıracak birer vesile olduğunu düşünür. Orada Allah için gönül rahatlığıyla herhangi bir canlıyı kurban ederken, memleketindeki çocuklarının da Allah yolunda olmaları, Allah’a yakın ve yaklaştırıcı olmaları için dua eder, hayatı boyuncada bunu gerçekleştirebilmek için gayret eder.
 
       Ziyaret ve Veda tavafı
       Yukarıdan beri anlatılan çeşitli fiil ve davranışlardan oluşan hac ibadetinin son noktasını ziyaret tavafı oluşturmaktadır. Nefsine, şehvetine ve şeytana karşı giriştiği sembolik savaşını kazanan muzaffer bir askerin, gelip komutanına zaferini müjdelemesi gibi, Kâbe’ye gelen hacı da, Allah’ın huzuruna çıkarak bütün görevleri yerine getirdiğini bildirir. Arafat’ta mahşeri yaşamış ve marifete erişmiş, Mina’da malıyla, canıyla, kısaca bütün varlığıyla Allah’ın yolunda olduğunu göstermiş biri olarak, hayatının geri kalan kısmında da sürekli bu halde olacağını bu ziyaretinde bütün içtenliğiyle tekrar ifade eder.Kâbe’nin huzurunda Allah’a ‘Kâlû Belâ’da verdiği kul olma vadini yerine getireceğine dair tekrar söz verir.
       Kendisinden istenen görevi başarıyla yerine getirmenin sevinci, şükrü ve bunun Allah nezdinde “mebrur ve makbul bir hac” olması dua ve niyazları vardır hacının dilinde ve gönlünde.Ziyaret tavafıyla hac tamamlandığı için, bu tavaf âdeta bir mühür mesabesindedir. Günlerdir devam eden, iman, itaat, teslimiyet, ahlâk ve ibadetin her türlüsünün hem gönül, hem dille,hem fiil, hem bedenle ispat edilmeye çalışıldığı çok yönlü bir operasyonun sonuç raporudur ziyaret tavafı. şeytanı yenmiş,nefisini dizginlemiş, günahlarından arınmış, imanını ve ahdini yenilemiş, kalbini her türlü olumsuz duygu ve düşüncelerden temizlemiş bir vaziyette “kabul edilmiştir” mührünü elde edebilme ümidiyle yapar ziyaret tavafını. “Hitâmuhû misk” olsun diye, yani sonuç, misk gibi güzel olsun diye. Ziyaret tavafında,artık “mebrur bir hac” yapmış olduğu ümidi ile, “annesinden doğduğu gibi bağışlandığı” inancı ile son yakarışlarını yapar Kâbe’nin etekleri etrafında. Artık, her türlü kirden arınmış, iman, marifet, bilinç, sevgi ve takva ile donanmış tertemiz bir kalp ile yapar son tavaflarını.
       Veda Tavafı, Allah ile karşılaşıncaya dek yenilediği ahdine sadık kalacağı niyet ve düşüncesiyle Kâbe’ye veda ediştir. Tekrar kavuşmak üzere gözyaşlarıyla ayrılıştır. Her fani insanın ömrünün bitişi gibi, Allah’ın kendisine verdiği bu mukaddes iklimdeki sayılı dakikaların da sonu geliverir bir gün.
       Memleketine dönmezden evvel Kâbe ile vedalaşmak üzere yapacağı tavafa veda (Sader) tavafı denilir. Adı üzerinde bu, vedalaşma tavafıdır. Her vedada hüzün vardır. Özellikle kişinin, sevdiğine veda etmesi çok zordur. Birkaç günlük “Rahman’ın misafirliği” sona ermiş ve huzurdan ayrılmanın zamanı gelip çatmıştır. Hacının kalbi, birkaç hafta önce Kâbe’ye, huzura kavuşmanın heyecanı ile çarparken,şimdi bu mukaddes zamandan ve mekandan ayrılmanın dayanılmaz hüznü ile çarpmaya başlar. Hemen her hacı şunları düşünür bu veda tavafında. Acaba Kâbe-i Muazzama’ya bir kez daha kavuşmak nasip olacak mı? Dünyada Kâbe’ye kavuşma imkanı veren Allah, acaba ahirette de kendisini huzuruna kabul buyuracak mı? Cennet ve cemaline kavuşmak mümkün olacak mı? Acaba Kâbe ile gerçekleşen geçici ve sembolik vuslat, ahirette gerçek ve ebedî vuslata dönüşecek mi? işte bu duygu ve düşüncelerle, “beyne’l-havfi ve’r-recâ” yani“endişe ile ümit arasında” Kâbe’ye veda eder. Günlerdir gözüyle gördüğü Beytullah’ı, bundan sonraki
hayatında gönlüyle görmek, hac esnasında edindiği tecrübeyi gönül bağıyla sürdürmek üzere vedaeder. Günlerdir kalbini verdiği Kâbe’yi yükler yüreğine ve beraber döner memleketine.
       Hacda takva ile donanmış olanlar, beş vakit namazda hep Kâbe’ye yönelecekleri için aslında fiziken ayrılsalar da kalpleriyle ondan ayrılmış olmayacaklardır. Önemli olan hacının, kutsal iklimde kazandıklarını kaybetmemesi ve bundan böyle verdiği söze aykırı bir hayat tarzına sürüklenmemesidir.
 
       Hira’da inziva ve vahy
       Hira Mağarası’nı veya Hira Mağarası’nın bulunduğu Nur Dağı’nı ziyaret etmek, hacca ilişkin fiil ve davranışlardan değildir. Ancak hac yapan bir Müslüman Mekke-i Mükerreme’de bulunduğu sürece Hz. Peygambere ilk vahyin geldiği Hira Mağarası’nın bulunduğu Nur Dağı’nı en azından uzaktan defalarca seyredecektir.
       Hira Mağarası, Kâbe’nin yaklaşık 5 km. kuzeydoğusundaki Nur Dağı üzerindedir. Hz.Peygamber, 35 yaşından itibaren burada inzivaya çekilmeye, orada günlerce kalarak tefekkür etmeye başlamıştır. ilk vahiyler olan AlakSuresi’nin ilk 5 ayeti böyle bir inziva esnasında burada inmiştir.
       Mutasavvıflar, O’nun Nur Dağı’ndaki itikafını, Hz. Musa’nın Tur Dağı’ndaki halvetiyle kıyaslarlar, inziva ve itikafın önemini vurgulamak için Hira tecrübesine işaret ederler.
       Hakikatı arayış içerisinde olan Hz. Peygamber, Câhiliyye’nin hüküm sürdüğü Mekke’nin hareketli hayatından uzaklaşıp, kendisini dinleyebilmek, kainat hakkında tefekkür edebilmek amacıyla geliyordu Hira’ya. Orada inen ilk vahiylerle hem kendisini, hem de Rabbini bulmuştu. Çünkü o vahiyle, Kur’an’la buluşmuştu.
       O günkü Mekke’ye nispetle çok daha fazla yoğun ve yorucu bir hayatın içinde olan hacı, Hz. Peygamber’in bu inzivasına benzer bir inziva tecrübesini belki de hiç yaşamamıştır. Sürdürdüğü o hızlı tempolu modern hayatında “inziva” ve “tefekkür” kavramları belki de hiç yer almamıştır. Doğrusu ne kendini dinlemeye, ne hakikatı tefekkür etmeye, ne de Allah’ın gönderdiği vahiyle, Kur’an’la baş başa kalmaya yeterli zamanı olmamıştır. Namaza ayırdığı kısa zaman dilimlerinden başka, belki de kafi derecede zaman ayıramamıştır kendini ve Rabbini tanımaya. Yaşadığı modernite, ister istemez sürekli uzaklaştırdı ve yabancılaştırdı onu Hira’nın armağanı Kur’an’dan ve vahyin öğretilerinden.Birçokları için bu ve buna benzer gerçekleri düşünebilmesi için hac en büyük zaman dilimidir. Ve Hira, bu acı gerçekle yüzleşmenin bir anlık da olsa düşünüldüğü, hatırlandığı yerdir. Hz. Peygamber’i vahiyle buluşturan Hira, hacıyı da buluşturmalıdır vahiyle,Allah’ın Kitabıyla. Hz. Muhammed’in hayatını değiştiren Hira’nın Kitabı, hacının hayatını da değiştirmeli,ona da hayat vermelidir.
       Hira’yı anlamak, vahyi anlamaktır, Kur’an’la yeniden buluşmaktır. Hira, hakikatı arayan için inzivaya ve tefekküre olan ihtiyacı hatırlamaktır. Hira, aradığını bulmaktır, bulduğunu almaktır, aldığını uygulamaktır. Hira, hakikattır; Hira hayattır.
 
       Sevr’de strateji ve hicret
       Sevr Mağarası’nı ziyaret etmek de hacca ilişkin fiil ve davranışlardan değildir.
       Sevr, Yemen yolu üzerinde Mekke’nin 5 km. güneyine düşen hayli yüksek bir dağın adıdır. Mekkelilerin,kendisine suikast düzenleyecekleri haberini alan Hz. Peygamber, sıcak sebebiyle herkes öğle uykusundayken Hz. Ebu Bekr’in evine gelir. Ona hicretle emrolunduğ- unu söyler ve gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra doğru Sevr Dağı’nın zirvesine çıkarlar. Aslında Medine’ye hicret etmelerine rağmen, sırf suikastçıları şaşırtmak için strateji gereği Medine istikametine değil de, tam ters istikametteki Sevr’e tırmanırlar.
       Allah Rasûlü, her zaman olduğu gibi, bu seferinde de her türlü tedbiri almıştır. Yol arkadaşı olarak Hz. Ebu Bekr’i seçmiş, ücretini ödeyerek onun devesini almış, yol için gerekli yiyecek ve su hazırlanmış,kılavuz tutulmuş, arkalarından izlerini kapatması için bir davar sürüsü ayarlanmış ve Mekke’den günlük haber getiren bir haberci kullanılmıştır. Bütün bu tedbirlerden sonra Sevr Dağı’nın zirvesindeki birkaç kayanın üzerini kapattığı üç tarafı insan girebilecek kadar açık olmasına rağmen mağarayı andıran büyükçe bir kayanın altına gizlenmişlerdir. Ancak, her tarafta onları arayan müşrikler üç gün sonra mağaranın ağzına kadar gelmişlerse de, Allah bu iki hicret yolcusunu korumuştur. Kur’an bu sahneyi şöyle anlatmaktadır:
       “Hani, o ikisi mağarada iken arkadaşına: ‘Üzülme! Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Tam o sırada Allah ona serinkanlılık indirdi ve onu sizin görmediğiniz ordularla destekledi. Kafirlerin planını da alaşağı etti...” (Tevbe, 40)
       Buradan anlaşılıyor ki, Hz. Ebû Bekr, müşriklerin Hz. Peygamber’e bir zarar vermesinden korkmuş,Peygamberimiz ise onu Allah’ın kendileriyle beraber olacağını hatırlatarak teskin etmiştir. Gerçekten de bu kadar tedbiri aldıktan sonra Allah’a tevekkül etmekten başka çareleri olmayan bu iki kulundan Yüce Allah yardımını esirgememiş, elçisine önce“serinkanlılık” indirmiş, ardından da onu “görünmeyen ordularıyla” destekleyerek korumuştur.Kimsenin göremediği ve mahiyetini bilemediği bu ordular, müşriklerin mağaranın ağzından geri dönmesini sağlamıştır. Onların gitmelerinden sonra bu iki yolcu Medine yolculuğuna devam etmişlerdir.
       Sevr’i anlamak, Hz. Peygamber’i doğru anlamakla mümkündür. Her yönüyle “güzel bir örnek olan” Allah Rasûlü, suikastçılardan korunmak için,gayet yerinde bir strateji uygulayarak bu konuda da örnekliğini göstermiştir. Mekke şartlarında yaşayan herhangi bir insanın yapması gerekenleri yapmış, alması gereken tedbirleri almış, eskilerin tabiriyle“esbaba tevessül etmiş”, ondan sonra “Allah bizimle beraberdir” diyerek tevekkül etmiştir. “Nasıl olsa Allah beni korur” diye devesine binip doğru Medine yoluna koyulmamış, ters yöne gidip,Sevr’de üç gün gizlenerek müşrikleri yanıltmıştır.Dikkat edilirse bu yolculukta Allah’ın yardımı tam zamanında yetişmiştir.Zaten,kendisine yardım edenlere Allah’ın da yardım etmesi, O’nun değişmez bir kanunudur.
       Sevr’i anlamak, sünneti, hikmeti, basireti,tedbiri, tevekkülü, Allah’ın yolunda olmayı ve Allah’ın yardımını anlamakla mümkündür. Tedbir almadan tevekkül etmek nasıl doğru olmazsa, esbaba tevessül etmeden, gerekli tedbirlere başvurmadan ilahî yardım beklemek de doğru değildir. Kısaca Sevr, sünneti ve stratejiyi anlamak demektir. Ve hacı Sevr’in zirvesinde bunları yeniden anlamaya çalışmalıdır.
 
       Tıraş olup ihramdan çıkış
       İhramdan çıkmak için yerine getirilen tıraş, kişinin kendi varlığını Allah yolunda feda edebileceğini simgeler. Bu, bir taraftan, gerektiğinde saçını değil, canını da Allah yolunda verebileceğini temsil ederken, başından dökülen her saç teli, âdeta dökülen günahlarını simgeler.
       Hz. Peygamber, “Allahım, başlarını tıraş ettirenlere merhamet et!” diye üç defa dua etmiş, sahabeden bazıları, “Saçlarını kısaltanlara da dua etseniz ey Allah’ın Resûlü?” demişler, O da dördüncüsünde “Saçlarını kısaltanlara da” diyerek onlar için de dua etmiştir. Sahabeden kimileri saçlarını tamamen kazıtmış, bazıları da saçlarını kısaltmıştır. (Buharî, Hac, 127)
Saçların tıraş edilmesi, tevazuu, “başı açık-yalın ayak” diye tabir edilen muhtaç oluşu sembolize eder. Bu husus, hanımlarda saçların uçlarından bir miktar alınmasıyla sembolize edilir.
***
       hac fiil ve davranışları hakkında yapılan bu değerlendirmeler, yapılan bu ibadetin nasıl sembolik bir içeriğe sahip olduğunu göstermektedir.
     Bütün ibadetlerde olduğu gibi hac'da da önemli olan, ihlâs ve samimiyettir, aşkla yöneliştir. İhlâssız olarak yapılan ibadetler, yapay çiçekler gibidir. Görüntüsü güzel olsa bile, onda çiçeği çiçek yapan öz ve koku yoktur.