Hesap Verebilirlik

DTDV E-Dergi, 2012, Sayı 4

Doç. Dr. Ahmet Onay

Hesap Verebilirlik

İnsan, birey olması yönüyle kendisi hakkında, sosyal bir varlık olması yönüyle toplumu ilgilendiren alanlarda, kul olması yönüyle de Allah’a karşı sorumlulukları hususunda bir karar alıcı ve uygulayıcıdır. İslam Dininde bu duruma “mükellefiyet” veya “mükellef olma” denir. Bu keyfiyet aynı zamanda “cüzi irade” olarak da adlandırılan insanın sorumluluk alanıyla ilgilidir. Allah’a kul olması yanında, bireysel ve toplumsal bir varlık olması sebebiyle mükellef insan sadece görev ve sorumluluklarını yerine getirirken değil aynı zamanda hak ve özgürlüklerini kullanırken de eylemleri açısından hesap verebilir olmalıdır. Hesap verebilirlik prensibi; karar alıcıların ve uygulayıcıların yetkilerini kullanmalarından ve yapmış oldukları faaliyetlerden sorumlu tutulmaları anlamına gelir. Her mükellef insan, aldığı kararlar, yaptığı iş ve eylemler sebebiyle hem Allah’a karşı hem de ilgili tüm taraflara karşı hesap verebilirliğini korumalıdır.

İslam Dini, insanların hem bireysel hem de toplumsal hak ve sorumluluklarını devamlı surette hatırlatır. Bireysel olduğu kadar toplumsal bir varlık olan insanın özgürlük alanı sınırsız değildir.[1] Kur’an-ı Kerim, mükellef olan herkesin yaptığı her davranışın karşılığını göreceğini çünkü insanın yaptığı tüm davranışların kaydedilmekte olduğunu bildirir.[2] Kimin ne zaman ve nerede ne yapıp ettiğini dünyevi imkanlarla tam ve detaylı olarak bilememiz zordur. Dışarıdan bakılınca, kaydedilen gelişmeler ve yükselen başarı grafiği, o kişi veya toplumun neler yapıp ettiği hususunda önemli ipuçları verir.

İnsanın dünya hayatında ne yapıp ettiği hususunda en önemli tanık bizzat kendisidir. Dolayısıyla insan, yapıp ettikleri sebebiyle önce kendine hesap verebilmeli ve vicdanıyla yüzleşebilmelidir. İslam Dininde buna nefis muhasebesi denir ve her fırsatta yapılması tavsiye edilir. Bu konu ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” denilmiştir.[3] Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV);  “Akıllı kimse kendini sorguya çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kimse ise, nefsinin arzularına tâbî olan ve Allah’tan (hak etmediği şeyleri) temenni eden kimsedir buyurmuştur.[4]

Eğer kişi vicdanıyla yüzleşerek yaptığı nefis muhasebesini dürüstçe ve yüz akıyla yapabiliyorsa, yaptıklarıyla ilgili olarak hem Allah’a karşı hem de insanlara karşı kendini hesap verebilir bir konumda bulabiliyorsa, işte o insan gerçek dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmiş demektir. Yoksa kişinin vicdanıyla yüzleşemeden başka insanların yanında kendini temize çıkarmaya kalkışması, o kişinin hesap verebilirliği değildir. Böyle yapmakla kişi sadece kendisini aldatmış ve inanmayan ikiyüzlülerin vasfına bürünmüş olur. Kur’an bu konuda şöyle der: “İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; bütün kitaplara iman ettiğiniz hâlde, onlar sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizle ölün!” Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.”[5]

Kişinin hayatı, Allah’ın ona verdiği ömür kadardır. Ömür ise, geçirilen dakikalar, saatler, günler, aylar ve nihayet yıllar demektir. Geçirilen her bir zaman dilimi de fani olan bu dünya hayatının sonuna o denli yaklaşma demektir. Kur’an şöyle der: "İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler."[6] Sonuna gelinen her görev, tamamlanan her iş ve tüketilen her zaman dilimi nefis muhasebesi yapmak ve Kur’an’ın ifadesiyle gafletten kurtulmak için önemli birer vesiledir.

Geride bıraktığımız bir yıl içerisinde aldığı kararların ve yaptığı işlerin hesabını hem Allah katında hem de insanlar önünde verebilecek olanlara ne mutlu. Bu duygularla herkesin yeni yılını tebrik ederim.


[1] Bkz. Kıyame Suresi: 36; Nur Suresi: 55; Bakara Suresi: 62; Al-I İmran Suresi: 145.

[2] Bkz. Kehf Suresi: 49; Enbiya Suresi: 94, Zilzal Suresi 6-8.

[3] Haşr Suresi: 18.

[4] Bkz. Sünen-i Ibn Mace, Zühd:31; Sünen-i Tirmizi, Kıyame: 26.

[5] Al-i İmran Suresi: 119.

[6] Enbiya Suresi: 1.