Yüksek Din Öğretimi ve Diyanet İlişkileri

DTDV E-Dergi, 2012, Sayı 3

Doç. Dr. Ahmet Onay

YÜKSEK DİN ÖĞRETİMİ VE DİYANET İLİŞKİLERİ

Tarihî arka plân

Ülkemizde yüksek din öğretimi denilince elbette ilk akla gelen ilahiyat fakülteleridir. Cumhuriyet’in önemli bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşu 1924 iken, ilahiyat fakültelerinin temeli Osmanlı Devletinde Batılı anlamda bir üniversite kurma çalışmalarının bir neticesi olarak vücuda getirilen Darülfünun’a dayanır. Darülfünun’da 1 Eylül 1900 yılında açılan Ulûm-i Âliye-i Diniye Şubesi Türk eğitim sisteminde bugünkü ilahiyat eğitiminin başlangıcı kabul edilmektedir. 1924 yılında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla birlikte İlahiyat Fakültesi ismi zikredilerek “yüksek diniyât mütehassısları yetiştirmek” görevi yüklenerek ilahiyat eğitiminin devam ettiğini burada belirtmeliyiz. Geçirdiği bazı yapısal değişikliklere rağmen Darülfünun İlahiyat Fakültesi 1933’e kadar faaliyetini sürdürmüştür. Ancak bu tarihte yapılan üniversite reformu neticesinde Darülfünun’un yerine açılan İstanbul Üniversitesi bünyesinde ilahiyat fakültesine yer verilmemiştir. 1926 yılında medreselerin de kapatıldığı dikkate alındığında, 1933 ile 1949 yılları arasında ülkemizde yüksek din öğretimi alanında sadece bir boşluk yaşanmakla kalınmamış, aynı zamanda ilahiyat alanındaki 33 yıllık bilgi ve tecrübe birikiminin aktarımında da önemli bir kesinti ile kayıplar da meydana gelmiştir.

Kadrolarında, kapatılan Darülfünun İlahiyat Fakültesi hocalarına yer vermesi prensip olarak kabul edilen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin 1949’daki kuruluşu öncesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan görüşmeler sırasında kendisi de esasen bir Darülfünun’lu olan Kırşehir Milletvekili İsmail Hakkı Baltacıoğlu şöyle bir tespit ve temennide bulunmuştur: “Bu İlahiyat Fakültesi, Atatürk İnkılâbı’ndan sonra ikinci defa Türkiye’de açılıyor. İlk defa Atatürk İnkılâbı’ndan sonra İstanbul Üniversitesi[1] içinde kurulmuştu. O İlahiyat Fakültesi içinde benim de mesuliyetim vardı. Bir nevi Sosyoloji Fakültesi yaptık. Fakat burada yani Fakülte’de İslâmî bilgiler esas, sosyolojik bilgiler yardımcı olacaktır.[2] Baltacıoğlu’nun ifade ettiği bu husus ülkemizde kurulan ilk ilahiyat fakültesindeki yüksek din öğretimi tecrübesi bakımından dikkat çekicidir.[3]

O dönemde, gerek milletvekilleri gerekse Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki, ilahiyat fakültesi açılmasındaki amacın, kudretli vaizler, müftüler ve İslam Dininde mütehassıs yüksek din adamları yetiştirilmesi olduğunu özellikle vurgulamışlardır. Nitekim, 1949 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin kurulmasına ilişkin kanun tasarısının gerekçesinde bu husus: “Din meselelerinin sağlam ve ilmî esaslara göre incelenmesini mümkün kılmak, meslekî bilgisi kuvvetli ve düşünüşünde ihatalı din adamlarının yetişebilmesi için lüzumlu şartları sağlamak maksadıyla memleketimizde de Garp’taki örneklerine benzer bir İlahiyat Fakültesi’nin kurulması” şeklinde ifade edilmiştir.[4] Kısaca belirtmek gerekirse ilahiyat fakültelerinin ikinci defa kuruluşundaki amaç; (a) bilimsel esaslara uygun araştırmalar yapmak ve (b) meslekî bilgisi kuvvetli ve geniş düşünceli din adamları yetiştirmektir.

Bunun yanında, 1959 yılında kabul edilen 7349 sayılı Yasa ile Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı yeni bir yüksek din öğretim kurumu olarak Yüksek İslam Enstitülerinin açılması kararlaştırılmıştır. Bu enstitülerin kuruluş amacı da “ehliyetli din dersleri öğretmeni yetiştirmek, bu arada memleketimizin muhtaç olduğu müspet ve hayatî bilgilerle mücehhez din bilginleri yetişmesine zemin hazırlamak” şeklinde belirtilmiştir.[5] Bu enstitülerin kuruluş amacı da kısaca; (a) öğretmenler ve (b) din bilginleri yetiştirmektir.

Görüldüğü gibi hem ilk ilahiyat fakültesinin hem de yüksek İslam enstitülerinin kuruluşları işlevsel olarak iki temel gaye üzerine oturmaktadır. Bunlar, dinî (İslamî) konularda bilimsel araştırmalar yapma fonksiyonu ve istihdama yönelik nitelikli eleman yetiştirme fonksiyonudur. Bu iki temel amaç ilahiyat fakülteleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı birbirine bağlayan ve biri diğerinin gereği olan unsurlardır. Bu güne kadar, programlarında ve ders içeriklerinde pek çok değişiklikler yapıldığı görülen söz konusu yüksek din öğretimi kurumlarının tamamı, 1982 yılında ilahiyat fakültesi adı altında üniversiteler bünyesinde toplanmış ve halen aynı statüde faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Şimdi bu iki temel hedef çerçevesinde ilahiyat fakülteleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı ilişkilerini kısaca ele alalım.

Bilimsel Araştırmalar Düzlemindeki İlişkiler

İlahiyat fakültelerimizde bu güne kadar, dinî hayatımıza ve düşünce dünyamıza yön veren son derece önemli ve değerli araştırmaların yapıldığı, bunların artan hızla ve gelişerek devam ettiği bir gerçektir. Ancak biz burada, yapılanlardan çok bilimsel araştırmalar düzleminde yapılması gerekenler üzerinde durmak istiyoruz. Bilimsel araştırmalar yapma görevini üzerinde bulunduran ilahiyat fakültelerinde bugüne kadar gerçekleştirilen bilimsel araştırmalara bakıldığında bunların, yaşayan dinin kurumlarını ve toplumdaki mevcut dinî hayatın meselelerini konu edinmenin yanında, dinî arkeoloji tarzı çalışmalara daha ağırlıklı olarak yönelindiğini söylemek abartılı bir tespit olmasa gerektir.

Bu çerçevede meselâ, Müslüman bir toplumun günlük hayatı içerisinde önemli yeri olan “cami” konusunda mevcut ilahiyat fakültelerimizin akademik kültürü içerisinde güncel ve yaşayan bir cami anlayışının yer almadığını veya geliştirilemediğini belirtmemiz gerekir. İlahiyat eğitiminde bilinen ve öğretilen cami, daha çok tarihsel bir miras ve sanatsal bir yapı gibi durmaktadır. Bunun ötesinde, cami ile ilgili bakış açısının dayandığı fikrî arka plânın sosyal gerçeklikten kısmen uzak ve biraz da sığ bir zemine oturduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, ülkemizdeki 70.000 kadar cami Cumhuriyet döneminde inşa edilmiş[6] ve bunlardan yaklaşık 50.000’i de 1970 yılından sonra yapılmıştır. Ancak, mevcut camilerimizin yaklaşık %84’ünde kadınlar için tuvalet ve %92’sinde kadınlar için abdest alma yeri mevcut olmadığı,[7] %44’ünde ise erkeklere tuvalet ve abdest alma yeri bulunmadığı,[8] tarihî ve turistik olanların haricinde geri kalan camilerin yaklaşık %90’ında namaz vakitleri haricinde içine girmenin ve ibadet etmenin bile mümkün görünmediği bir vakadır. Bazı rakamlar ve oranlar vererek ortaya koyduğumuz bu manzara sadece Diyanet’in kendi öz bahçesine ait olmadığı gibi sadece idarî bir problem alanı da değildir. Özellikle 1970’lerden sonra şekillenerek netlik kazanan manzaranın; daha o yıllarda sayıları onu bulan yüksek İslam enstitüleri ve ilahiyat fakültelerinin gözleri önünde ve o fakültelerden mezun müftü, vaiz ve diğer yetkililerin teşvikleri ve ateşli vaazları eşliğinde oluştuğunu belirtmemiz gerekir. Dolayısıyla bu durum, bilimsel düzeyde derinliği olan bir ilahiyat kültüründen –inşaatından kullanımına kadar– cami anlayışımıza aktarılan güçlü izler bulunmadığını göstermektedir. Ayrıca milyarlarca lira harcanarak vücuda getirilen çelişkilerle dolu bu camiler sosyal birer gerçeklik olarak önümüzde dururken, ilahiyat fakültelerindeki camilerle ilgili mevcut akademik bilgilerimize bakıldığında, onların da çoğunlukla tarihsel/arkeolojik ve kısmen de nostaljik olduğunu görürüz.[9]

Diğer taraftan namaz, oruç, zekât, hac ve kurban gibi dinî konuların ele alınmasında da bu ibadetlerin sosyal gerçeklikle ilgili boyutlarının bazen göz ardı edildiği bazen de sığ veya eksik olarak bırakıldığı dikkat çekmektedir. Mesela namaz konusunun ele alınışına baktığımız zaman, genel olarak namazın farziyeti, şartları, bozan şeyler ve benzeri konular bağlamında ve genellikle de listeler şeklinde işlendiği görülmektedir. Konunun elbette bu yönlerinin ele alınması doğru ve gereklidir. Ancak, namazın şartları ele alınırken, diyelim ki hadesten taharet konusunda; bunun ne olduğu, farz oluşunun delilleri vs. üzerinde durulmakla birlikte, erkekler yanında kadınların, yaşlıların ve engellilerin de, evde, camide ve işyerinde bu şartı yerine getirebilmelerine imkân sağlayan yapısal düzenlemeleri ve onların sürdürülebilirliklerini de hadesten taharet konusu içerisinde ele alacak bir anlayış derinliği gereklidir. Dolayısıyla, bir kadın olarak, bir erkek olarak, bir işçi, memur, asker vs. olarak, evde, okulda, iş yerinde, camide vs. namaz kılabilmek için gerekli olan hadesten taharet, necasetten taharet, setri avret, vakit vb. bileşenleriyle birlikte namaz konusunun ele alındığını ve bunun sosyal hayata ve dinî kurumlara yansıması için derin bir fikrî altyapı oluşturulabildiğini söylemek güçtür. Öyle ki hadesten taharet ve vakit gibi namazın şartlarından olan hususlarda, sosyal hayata yönelik ne gibi bilgilerin üretildiği ve bunların günümüz cami mimarisine ne derece ilham kaynağı olduğu tartışmalıdır. Yine aynı şekilde namaz vakitlerinde veya haricinde ibadetlerini camide yapmak isteyenlerin bu arzusunu karşılama hususuna konuya ilişkin bilgi birikimimizin ne derecede katkı sağladığı ve artı değer oluşturduğu da tartışmalıdır.[10] Burada kastımız sadece cami görevlileri veya camiler için alınması gereken bir takım palyatif tedbirler değildir elbette. Önemli olan, günümüz insanının sosyal yaşantısının gerçekliğine uygun olarak söz konusu hususların kurumsallaşmasına zemin teşkil edecek bir kültür altyapısının oluşturulmasına yapılan katkıdır. Bu aynı zamanda bilginin dönüştürücü olma özelliğinin de bir gereğidir. Dönüştürücülük özelliği gerçekleştiği ölçüde ilahiyat alanında üretilen bilginin etkinliğinden ve verimliliğinden söz edilebilir. Zaten ilahiyat fakültelerinin varlık amacı da bu değil midir? Yüksek din öğretimi ile konumuz olan Diyanet ilişkilerinin bu açıdan ele alınması yanında, içinde yaşadıkları bu ortamda ilahiyat akademisyenlerinin kendilerini ne şekilde konumlandırdıkları, öğrencilerine aktardıkları vizyon ve benlik algısının ne olduğu gibi hususlar ayrıca araştırılması gereken konulardandır.

Din eğitimi alanında yapılan bilimsel araştırmalara bakıldığında da benzer bir tabloyla karşılaşılmaktadır. İlahiyat fakülteleri dergilerinde 1952 ile 2003 yılları arasında yayımlanan din eğitimi konulu makaleler üzerinde yapılan bir çalışma da; din eğitimi gibi uygulama ile fazlaca ilgili bir bilim dalında alana dayalı çalışmaların %16.6 gibi çok düşük bir seviyede kaldığını ortaya koymaktadır. Aynı araştırmada, saha çalışmalarının azlığı yanında teorik temelli çalışmalara da pek yer verilmediği belirtilmektedir.[11] İlahiyat fakültelerinin kuruluş amaçlarında yer alan alanında ehliyetli öğretmenler yetiştirme misyonu dikkate alındığında, din eğitimi konusunu tarihsel yönüyle ele alan çalışmaların bu amaca ne kadar hizmet edebileceği tartışmalıdır. Bununla birlikte, son on yılda özellikle din eğitimi alanında yapılan çalışmalarda konuyu teorik temelleriyle beraber ele alan saha araştırmalarına ağırlık verme eğiliminin giderek arttığını da ifade etmeliyiz.

İstihdam Düzlemindeki İlişkiler

Hem bilimsel araştırmalar yapmak hem de istihdam kurumları olan Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın nitelikli eleman ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve faaliyetlerini devam ettiren yüksek din öğretimi kurumlarının bu güne kadar özveriyle çalıştıkları ve dinî alanda değerli pek çok bilim insanının, öğretmen ve din görevlisinin yetişmesine zemin hazırladıkları bir gerçektir. Bu durumun da yine gelişerek ve artarak devam etmekte olduğu açıktır. Bununla birlikte, istihdam kurumlarının ve özellikle Diyanet’in yetişmiş eleman ihtiyacının karşılanması noktasında bir takım sorunların yaşanmakta olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu sorunların ise tek taraflı olmadığını söylemeliyiz.

İlahiyat fakültesi öğrencilerinin genellikle, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din hizmeti sunan kadrolarında görev almayı düşünmediklerini çeşitli vesilelerle ifade ettikleri bilinmektedir. Bu, üzerinde durulması gereken bir husustur. İlahiyat öğrencilerinin, gerek mesleğe hazır oluş duygusunun gerek din hizmeti sunan kadrolara ilişkin sosyal statü algısının, gerek meslekî yeterlilik hissinin ve gerekse Diyanet kadrolarının sağladığı maddî imkânların böyle bir sonucun ortaya çıkmasında şu veya bu şekilde etkili olduğu söylenebilir. Burada dikkat çeken en önemli husus, ilahiyat fakültelerinde verilen din eğitiminin Diyanet’in sunduğu din hizmetlerinin tüm boyutlarını kapsamamasıdır. Bilindiği gibi ilahiyat fakültelerinde verilin din eğitimi ağırlıklı olarak bilgi boyutludur. Diyanet’in sunduğu din hizmetleri ise, bilgi boyutuyla birlikte, davranış (eylem), duygu ve törensel/folklorik boyutları içine almaktadır. Gerek namaz, hutbe ve vaaz gibi cami içi din hizmetlerinin gerekse mevlit, cenaze, evlilik ve hacı uğurlama merasimleri gibi cami dışı din hizmetlerinin sadece bilgi donanımıyla yürütülebileceğini kabul etmek insan davranışına ve doğasına uygun bir beklenti değildir. Çünkü her biri yöresel adetlerle şekillenen ve çeşitlilik gösteren bu gibi hizmetlerin yerine getirilmesinde, davranış biçimi, duygu aktarım yöntemi ve törensel/folklorik kural veya geleneklere riayet etme, yapılacak din hizmetine ilişkin sahih dinî bilgi birikimi kadar ve hatta yerine göre metaforik anlamda daha da önemli olabilmektedir. Hâlbuki ilahiyat fakültesi öğrencileri, söz konusu cami içi ve cami dışı din hizmetlerinin her biriyle ilgili yeterli bilgi sahibi olsalar bile –ki bunun da tam olarak gerçekleştirilebildiği söylenemez– topluma (cemaate) sunmak durumunda kaldıkları din hizmetlerinin yerine getiriliş biçimi, o esnadaki duygu aktarım unsurları ve dikkate alınması gereken törensel/folklorik öğeler hususunda ilahiyat lisans eğitimiyle kazandıkları bir formasyondan ve farkındalıktan söz etmek zordur. Bu da, daha genel ve teorik bir yaklaşımla, ilahiyat fakültelerinin programı ile öğrencilerin ileride görev alacakları kurumun veya kadroların ihtiyaçları arasında yeterince ilgi ve tutarlılık bulunup bulunmadığı sorusunu gündeme getirmektedir. Özel formasyon ve sertifikasyon programlarıyla veya ana dal ve seçmeli yan dal eğitimleriyle çeşitlendirilip zenginleştirilmeden, tek tip eğitim ve tek tip diploma ile mezun olan öğrencilerin akademisyenlikten din hizmetlerine kadar çok çeşitli kadrolarda yeterli olduklarını kabul etmek ise mevcut tartışmaların devam etmesi anlamına gelecektir.

Bununla birlikte esas kırılma noktasının, bazı kadrolar için yapılan yeterlilik sınavlarında yaşandığını belirtmeliyiz. Hem sınava katılanların hem de sınavları gerçekleştiren komisyon üyelerinin anlatımları ile istihdama yönelik bazı uygulama örnekleri bir araya getirildiğinde öne çıkan şu hususların burada dile getirilmesi yerinde olur.

a) Vaizlik ve müftülük sınavlarına katılabilmek için lisans düzeyindeki ilahiyat eğitimi üzerine, en az doktora yapmış olma veya Başkanlıkça açılan 30 ay süreli ihtisas kursunu bitirmiş olma şartı aranmaktadır. Yapılan bu sınavlarda doktora belgesiyle sınava katılanların hem Arapça bir dinî metini okuyup anlamada hem de Kuran-ı Kerim ve dinî bilgilere ilişkin sorulara cevap vermede genellikle yetersiz bulundukları ifade edilmektedir.

b) Uygulamada karşılaşılan en trajikomik durum ise imam hatip lisesi mezunları ile ilahiyat fakültesi mezunlarının birlikte katılma imkânına sahip oldukları imam-hatiplik ve Kur’an kursu öğreticiliği sınavlarında yaşanmaktadır. Bu sınavlarda ilahiyat fakültesi mezunlarının yetersiz görüldüğü ve en çok eleştirildiği nokta Kur’an-ı Kerim ezberlerinin eksikliği ve okuyuşlarının “namaz sahih olmayacak derecede yetersiz” bulunuşu ve ilmihal konularındaki sorulara da yeterli cevaplar veremediklerinin belirtilmesidir.

c) İlahiyat fakültelerinin din hizmetlerine ilişkin her konuda araştırmalar yaparak, alana fikrî derinlik kazandırılmasına katkı sağlaması önemli bir husustur. Halbuki, müftülük, vaizlik ve imam-hatiplik gibi görevler hususundaki mevcut anlayışımızın derinliğine ve toplumsal birer gerçeklik olarak güncelliğine bakıldığında, bu konudaki anlayışın Diyanet’in mevzuatında yer alan geleneksel tanımlar ile tarihî bazı bilgilerin ötesine geçemediği görülmektedir. Böyle bir ortamda ilahiyat fakültelerinin Diyanet ile ilgili yapacakları yön verici ve göz kamaştırıcı araştırmalarla daha fazla gündeme gelmeleri, Diyanet’in de bu alanlarda yeni bir vizyonla topluma daha verimli hizmetler sunabilmesi, bu kurumların üslendikleri misyona uygun birer davranış biçimi olacaktır.

Burada üzerinde durulması gereken en önemli husus belki de müftülük, vaizlik ve imam-hatiplik gibi görevlere ilişkin anlayışımızın ne olduğunun veya ne olması gerektiğinin tarihî tecrübe, sosyal gerçeklik ve dinî gereklilik üçgeninde, ilahiyatın bilimsel üslubuyla sorgulanmasıdır. Bunların yeterince sorgulanmasından sonra oluşacak fikrî altyapı derinliği bizleri bu görevler için gerekli olan donanıma ve yeterliliklerin tespitine götürecektir. Bunlar yapılmadan uygulanan yukarıda sözü edilen sınavların şekli, muhtevası ve çeşitli uygulama örnekleri bizleri mevcut döngüyü genişletmek veya daraltmaktan öteye götürmeyecek, yine aynı devirler farklı isimlerle yaşanmaya devam edecektir. Çünkü daha somut bir örnek vermek gerekirse; cami görevlileriyle ilgili olarak 05 Temmuz 1913 tarihinde çıkarılan bir Nizamname’de imam ve hatiplerin imtihan usulüne baktığımızda, o günden bu yana vaizlik ve imamlık imtihanlarında pek bir şeyin değişmediğini görürüz. O tarihte yapılan gerek imamlık, gerekse hatiplik[12] sınavlarında adaylara;

a) Halebî’den beş satırdan aşağı olmamak üzere ibare okutturup hareke verdirilmesi ve tercüme ettirilmesi,

b) İbadetlere ve nikâha ilişkin fıkhî konulardan beş, kelamdan üç ve tecvitten üç soru sorulması,

c) Bir aşrı şerif okutturup tecvide riayeti ile edâ ve sedâsının yeterli olup olmadığının değerlendirilmesi şeklindedir.[13]

Toplumsal bir gerçeklik olan dine statik bir fenomen şeklinde yaklaşımın neticesi olduğu anlaşılan ve neredeyse yüz yıl öncesine dayanan bu uygulamanın, muhteva ve yöntem olarak hemen hemen aynı şekilde devam ettiğini söylemek mümkündür. Bu görevlere atanacakların seçiminde böyle bir değerlendirme yönteminin ne derece verimli olduğu ve bu konuda alternatiflerin neler olabileceği hususunda da elimizde alan araştırmalarına dayalı veriler bulunmamaktadır. Halbuki sosyal hareketliliği (mobility) göz önünde bulundurarak, toplumdaki fonksiyonları ve buna bağlı olarak da algılanış biçimleri değişen müftülük, vaizlik ve imam-hatiplik gibi vazifelerin yeniden ele alınması ve istihdam şartları ile yeterlilik sınavları gibi hususların da ona göre yeniden gözden geçirilmesi gereği de açıkça ortadadır. Bu aynı zamanda ilahiyat fakültelerinin ders programları ile ders içeriklerinin de yeniden ele alınmasını gerekli kılacak bir durumdur.

Son yıllarda sıkça ve giderek daha yüksek sesle dillendirilen, ilahiyat fakültelerinde “din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği (DKAB)” bölümlerinde olduğu gibi ayrı bir “din hizmetleri bölümü” açılması fikrinin yeterince olgunlaştığını söylemek biraz zor gibi görünmektedir. Zira, DKAB açılmadan önce ilahiyat fakültelerinde pedagojik formasyon verilmesine yönelik uzun bir deneyimin bulunduğunu özellikle hatırlamak gerekir. Benzer şekilde, temel ilahiyat eğitimi yanında öğrenciler için isteğe bağlı olarak din hizmetlerine ilişkin görevlere yönelik formasyon ve sertifikasyon programlarının başlatılması veya ana dal yanında seçmeli yan dal eğitimi şeklinde seçeneklerin sunulması ve elde edilecek tecrübe ile verime göre din hizmetleri bölümü açılması yoluna gidilmesi kanaatimizce daha yerinde olacaktır. Çünkü temel ilahiyat eğitimiyle birlikte veya sonrasında din hizmetleri alanında elde edilecek bir formasyonun ya da uzmanlaşmanın daha değerli olacağı kanaatindeyiz. Ülkemizde, ilahiyat fakülteleri yanında, imam hatip lisesi mezunlarının 2 yıllık önlisans programından geçirilerek daha kalifiye hale gelmesini temin etmek ve Diyanet İşleri Başkanlığının ihtiyacı olan meslek elemanlarını yetiştirmek amacıyla 1992 ile 2000 yılları arasında faaliyet gösteren ilahiyat meslek yüksek okulları deneyimi hatırlandığında; ilahiyat meslek yüksek okullarının din hizmetlerine sağladıkları katma değer ile bu alandaki etkinlik ve verimliliklerinin yakın planda ele alınıp araştırılması konuya ilişkin bazı soruların aydınlanmasında ve bundan sonra nelerin yapılabileceği hususunda önemli ipuçları verecektir.



[1] Baltacıoğlu’nun Meclis zabıtlarına geçen bu ifadesinde kastı, İstanbul’daki Darülfünun olmalıdır.

[2] Bkz. TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 8, (04/06/1949) c. 12, sh. 278 – 279; Baltacıoğlu TBMM’de yaptığı konuşmanın kapatılan ilahiyat fakültesi hocaları ile ilgili bölümü şöyledir: “Bir de burada, Eğitim Komisyonu’nun yazısında bir nokta gördüm, orada diyor ki “bu fakülte kurulurken eski ilahiyat fakültesindeki elemanları ihmal etmeyelim” adilanedir; tekrar teşekkür eder hükümeti tebrik ederim.

[3] Ancak, Baltacıoğlu’nun ilahiyat fakültesine ilişkin bu tespitinin daha çok 1924 – 1933 yılları arasına yönelik olduğunu belirtmeliyiz.

[4] Ankara Üniversitesi kuruluş kadroları hakkındaki 5239 sayılı Kanun’a ek olarak İlahiyat Fakültesi kurulmasının gerekçesi için bkz. 10/06/1949 tarihli ve 7229 sayılı Resmi Gazete.

[5] Bu husus Milli Eğitim Bakanlığı Müdürler Komisyonu’nun 17/11/1959 tarihli ve 575 sayılı kararında belirtilmiştir; bkz. Milli Eğitim Bakanlığı. (1981). Din Eğitimi Çalışma Grubu Raporu, sh. 63. Ankara.

[6] 2008 yılı Aralık ayı itibariyle ülkemizdeki toplam cami sayısı 80.053’tür. Bkz. Diyanet İşleri Başkanlığı resmi web sitesi : http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-AnaMenu-sayisal-bilgiler-65.aspx Erişim: 28/12/2009.

[7] Bkz. Onay, A. (2008). Türkiye’nin Cami Profili, sh. 166, Dem Yayınları, İstanbul.

[8] Bkz. Age. Sh. 173.

[9] Bkz. Age. 234 – 238.

[10] Mesela bu konuyla ilgili olarak; camileri gün boyu ibadete açık tutan, onları her yönüyle hizmete hazır bulunduran ama ne yazık ki 1965’ten sonra unutulmaya yüz tutan “kayyımlık” müessesesinin bilimsel zeminde etraflıca araştırılması gerekir.

[11] Bkz. Kaymakcan, R. ve Ünsal, B. (2004). İlahiyat Fakülteleri Dergilerinde Yayımlanan Din Eğitimi Konulu Makaleler Üzerine Bir Değerlendirme. Değerler Eğitimi Dergisi, 2 (6): 51 – 76.

[12] 1965 yılına kadar hatiplik, imamlıktan ayrı bir görev/kadro olarak varlığını devam ettirmiştir. Nizamname’nin çıkarıldığı dönemde ise hatiplik, kürsü vaizliği, Cuma ve bayram vaizliği ayrı birer görevdir/kadrodur.

[13] Bkz. 23 Temmuz 1323 tarihli ve 244 sayılı Tevcih-i Cihât Nizamnâmesi, Madde: 33.